Sep 18, 2014

Altıpatlar

İstanbul. Şişli dolaylarında bir ara sokak, yıllardan yakın geçmiş. Gece. Ve muhtemelen karanlık.

Klaus Eisen isimli, biraz Alman biraz Türk adam, az önce içerisinde bulunduğu yüksek binanın önünde beklemektedir. Telaşlı bakışlarla etrafı süzer. Üzerinde siyah takım elbisesi, kravatı biraz gevşetilmiş ve sakal tıraşı günlüktür. Az sonra karşısına çıkan ilk taksiyi durdurur ve hızlıca biner.

KLAUS EISEN: Bolivya'ya lütfen...
TAKSİCİ: (alaycı) Neresine?
KLAUS EISEN: Büyük Cami’nin oraya.
TAKSİCİ: (kahkahayla) Bolivya'da cami mi varmış?
KLAUS EISEN: Yok muymuş?
TAKSİCİ: Bilmem. Bolivya’da bulunmuşluğum yok ki.
KLAUS EISEN: Yoksa yaptırırız. Hem lazım olur muhakkak ki! Bugün bir cami demek adeta bir peynir, sanki bir ekmek demek değil mi? İki adet hidrojene bir tane oksijen katmak gibi. Atmosferde ellini sallasan ellisi. Ne kadar gerekliyse salataya zeytinyağı veya bir pastaya krema; işte bir yerleşkeye de o kadar gerekli bir cami. Bolivya’da değil yalnızca, yanlış anlaşılmasın. Altınsahilleri’nde, Brengard’ta, Mozambik’te, Himalayalar’da. İnsan elinin değdiği her kara parçasında yani. Çıplak ayakla basılmış her toprakta. Her yerde işte kısaca. Dünya’da neye ihtiyaç var ki yüksek minareli yeşil bir camiden daha fazla?
TAKSİCİ: (biraz düşünür) Suya.
KLAUS EISEN: Lütfen ama; alay mı ediyorsunuz? Suymuş. Teyemmüm diye bir şey çıktı, yeni model. Duymadınız mı? Sizin gibi suyu hayatın olmazsa olmazlarından görenlere inat, sudan babası bile çıksa yiyecek olan ensestimtrak canilere rağmen. Oysa suya ne gerek var? Abdestsiz namaz olmaz, lakin susuz abdest olur gayet tabi. İki elini toprağa sürersin ve yüzünde gezdirirsin iğne ucu kadar değmemiş yer kalmaması kaydıyla ve kollarını ellerini bulaştırırsın toprağa filan işte. Bu bir temizlenme eylemidir esasında lakin mevzubahis toprağın ne kadar kanlı olduğu ve bilahare aslında bir o kadar da temiz olmadığı göz ardı edilmelidir, aksi halde teyemmüm kabul bulmaz. Ve en önemlisi niyet edilmelidir öncelikle, niyetsiz ibadet ibadetten sayılmaz.
TAKSİCİ: Susuz abdest olur ama susuz banyo olmaz ki. Teyemmüm banyosu diye bir şey duymadım hiç.
KLAUS EISEN: Mesela ben üç ayda bir banyo yaparım. O da tütün kolonyasıyla. Seksen derece esanslı hem de. Yani su olması çok da şart değil aslında. Lakin tütün kolonyasıyla abdest almak çok imkansız. Çünkü kolonyada alkol var. Alkol yasak. Alkollü bir şekilde camiye girilmez. Hatta alkollü bir şekilde namaz kılmak, ölüme yol açabilir veyahut bazı duyu organlarının işlevsizliğine sebep olabilir. Ve hatta alkollüyken ibadet etmek, hava kararınca birçok masum kuş türünün neslinin sona ermesine, emzirme dönemindeki kadınların memelerinden zift akmasına, dünyanın en büyük yanardağlarının alevler saçarak patlamasına ve Alibeyköy’ün en ufak bir yağmurda sular altında kalmasına sebep olabilir. Zaten bu yüzden yasaklanmıştır yüzyıllar öncesinden bu yana vücuda alkol enjekte etmek, vaat edilse de üzüm bağları ve şarap testileriyle dolu bir cennet. Bilindik bir mevzu, yabancılamamalı. Mesela siz, alkollüyken araç kullandınız mı hiç?
TAKSİCİ: (iç geçirerek) Çok.
KLAUS EISEN: Günün birinde ölürseniz eğer, bunun bedelini ödemiş olarak öleceksiniz muhakkak, bunun bedelini ödemek için öleceksiniz ya da kutsal kitap diliyle. Tanrının canınızı alma sebebi bu olacak, hak peygamber yoluyla. Eğer ölümle karşılık bulması gereken daha korkunç günahlarınız yoksa tabi. Söylesenize, tanrının böyle bir şeyi affedebileceğini mi sanıyorsunuz?
TAKSİCİ: Ne kadar affedilmeyebilir ki? Adam mı öldürmüşüm, banka mı soymuşum? Elhamdülillah müslümanız neticede.
KLAUS EISEN: (önce kısa bir şekilde güler) Varsın bir banka soyabilirsiniz, yeri gelir kıyabilirsiniz canına bir insanın. Bunlar dert değil. Gazete okumuyorsunuz anlaşılan… Doğru ya, mesleğiniz icabı gazete okumaya elverişli bir gündelik işleyişiniz yok, siz de haklısınız. Hangi kutsal kitabı okumanızı bekleyebilirim ki bu şartlarda? Önce hangi kitabın kutsal olduğunda karar kılmalıyız, hesapta. Eğer gazete okusaydınız adam öldürmek veya insanları dolandırmak gibi bazı eylemlerin son derece sıradan bulunduğunu ve hatta gayet moda kabul edildiğini ve -tuhaftır ki sizin şu an kötü bir şey olduğunu zannederek altını çizdiğiniz bu eylemlerin- neredeyse hiçbir cezai yaptırıma maruz kalmadığını, hukuken yeterli bir şekilde karşılık bulmadığını görürdünüz. Kaldı ki krem tabakadaki birçok cemiyetin parçası haline gelmek için ön şart sayılır oldu artık bu tür neoillegal varyasyonlar. Fakat bir kadeh alkol kadar affedilmesi zor, bir yudum alkol kadar katlanılması güç bir konu ise söz konusu olan, ne bir af bekleyebilirsiniz sözde bağışlayıcı tanrınızdan, ne de en ufak bir anlayış göstergesi bulabilirsiniz aynı tanrının kulları olan insanoğullarından. Dediğim gibi, ölümünüz bu yüzden olacak sizi temin ederim ve bunun diyetini ödemiş olacaksınız öldüğünüz zaman, şimdilik daha büyük günahınızın olmadığını varsayıyorum mütemadiyen.
TAKSİCİ: İmam mısınız?
KLAUS EISEN: Hayır inanmam. Siz inanır mısınız?
TAKSİCİ: Bazen.
KLAUS EISEN: Ne kötü. İnanmak zayıflıktır. Bazen inanmak, bazen zayıflıktır.
TAKSİCİ: Ne iş ile meşgulsünüz öyleyse? Yazar mısınız?
KLAUS EISEN: Hayır yazmam. Siz?
TAKSİCİ: Öyleyse necisiniz?
KLAUS EISEN: Katilci. Hem de gayet seri bir katil-çizgi-ci. Dedim ya; artık son derece meşru bir eylem adam öldürmek ve gayet popüler. Herkes bu sektörden ekmek yiyor son zamanlarda. Bu arada, adam öldürmek derken, kadın öldürmek de bu ifadenin antiparantezidir, ötekileştirmeye maruz kalınmaksızın. Rüzgar gibi sert, gece gibi karanlık bir katilim ben. Adeta eli silahlı bir Flash Gordon’um, aynı zamanda gözü pek, dili çok. Altıpatlar belimde, altı kere patlatırım ki adı üzerindedir, yedi kere patlamaz. Limitsiz miktarda mermi alabileni icat edilmedi henüz, edildi de belimize takabilecek durumumuz mevcut değil biraz. O yüzden seçici olmak zorunda hissederim çoğu zaman. Şimdi silahımda üç atımlık mermi var, bunlardan birisini ve haliyle sıradakini; siyah-beyaz saçlı, muhtemelen çoluk çocuk babası ihtiyar bir taksiciye harcarsam ne kadar ziyan etmiş olurum diye düşünmekteyim veya günün geriye kalan saatlerinde bu gevşek ağızlı, gereksiz komik ve yersiz alkolik ve hatta sonsuz çirkin bir taksiciden daha öldürülebilir birisini bulabilir miyim emin değilim. Her mesleğin zor yanları vardır, bilirsiniz. Bizimkisinin de yok değil anlayacağınız.
TAKSİCİ: (biraz tedirgin) Deli misiniz?
KLAUS EISEN: Hayır. Divaneyim.

Bu esnada elini beline götürür ve belinden çıkardığı altıpatları taksicinin kafasına doğrultarak konuşur Klaus Eisen. Taksici şaşırmıştır ve haliyle aracı korku ve endişe içerisinde sürmeye devam eder.

KLAUS EISEN: Şimdi gözlerinde karanlığın yansıması,
Gecenin içinde bir ülkeden başka bir ülkeye düşecek yolun.
Omzunda ağırlığı ve kalbinde taşıyorsun her saniye,
Fakat gökyüzünden çalıyorsun yaşam gayesini,
Yine de ağaçların yeşerd…
JOHANN WOLFGANG VON GOETHE: (Klaus Eisen’in sözünü keserek) “gökyüzünden” değil, “yıldızlardan” olacak.
TAKSİCİ: (partisyon bozulmuşçasına) Ne oluyor ya?
KLAUS EISEN: (kızarak) İstersen ben bırakayım sen yap Johann. (silahı Johann Wolfgang von Goethe’ye vermeye yeltenerek, serzenişli bir ifade ile) Al sen öldür adamı, kafasına tut, tetiği çek bitir işi. Iskalamamak kaydıyla ama. En iyi becerdiğin şeydir çünkü ıskalamak.
JOHANN WOLFGANG VON GOETHE: İyi de tetiği çekmek benim işim değil ki, senin işin.
KLAUS EISEN: Niye burnunu sokuyorsun öyleyse, madem benim işim?
JOHANN WOLFGANG VON GOETHE: Sözü yanlış söylüyorsun çünkü.
KLAUS EISEN: Varsayalım ki ben bunu söylediğim şekilde doğru olarak kabul ediyorum. Bir mahsuru var mı? Söz konusu yaşam gayesinin yıldızlardan değil de gökyüzünden çalındığına inanıyorum, ifadeyi bu haliyle doğru kabul ediyorum; ki terimsel olarak farklılık gösterse de anlamsal olarak çok da alakasız değiller benim nazarımda. Bilmem farkında mısın Johann ama bu sahne benim sahnem, bu replik benim repliğim. Söz sahibi benim, spotlar bana çevrili ve tam burada afili bir nutuk çekiyorum, görmüyor musun? Kral da padişah da soytarı da hepsi benim işte. Hiç duydun mu tanrının bir ressamın yanına gidip de çizmekte olduğu tablodaki bir ağacı kastederek “Bu ağacın dalları o şekilde değil!” diye uyardığını?
JOHANN WOLFGANG VON GOETHE: Demek ki adam ağacı tanrının yarattığı gibi çizmiş, niye uyarsın ki?
TAKSİCİ: (araya girerek) Tanrıya inanmam demiştiniz.
JOHANN WOLFGANG VON GOETHE: İnanmıyor zaten.
TAKSİCİ: Hayır; cami, teyemmüm filan deyince ben de akıllı bir adam sanmıştım başlarda. Rahmetli annem bilfiil altmış yıl boyunca beş vakit namaz kıldı, bir kez bile ‘teyemmüm’ demedi. Demek ki bu teyemmüm denilen meret pek de akıllı işi sayılmazmış.
CARL EDWARD SAGAN: Yüz dokuz bin beş yüz yetmiş beş vakit namaz eder.
JOHANN WOLFGANG VON GOETHE: Küçükken de böyleydi bu. On iki yaşına kadar altını ıslattı hep.
TAKSİCİ: Hiç evlendi mi?
KLAUS EISEN: Hayır, evlenmedim; de konumuzla ne alakası var?
JOHANN WOLFGANG VON GOETHE: Hayır, evlenmedi.
TAKSİCİ: Şaşırmadım.
KLAUS EISEN: (yüksek sesle) Yahu ne diyorsunuz?
TAKSİCİ: (Johann Wolfgang von Goethe’ye) Peki madem tanrıya inanmıyor, inanmadığı tanrının bir ressamı uyaracağını nasıl düşünebiliyor o halde? Eğer tanrı yoksa ve ağacı yaratan o değilse, o ağacın tanrısı onu yaratan kişi olan ressamdır. Böylelikle beyefendinin söylediği gibi ağacın yanlış çizilmesi halinde uyarıyı yapması gereken de ressamın kendisi olmak zorundadır ki bu da fizik kurallarınca pek mümkün değildir. Bu durumda ya tanrı vardır, ya da ağaç yanlış şekilde çizilmiş değildir. Yani her koşulda yanılıyorsunuz bayım.
KLAUS EISEN: (serzenişle) Bahsettiğim şey bu değil ki arkadaşlar.
TAKSİCİ: Yok yok, ifadeleriniz, henüz şimdiden gayet çelişik.
JOHANN WOLFGANG VON GOETHE: (taksiciye) Benim anlatmak istediğim de bu zaten. Senin kafana silahı dayadığında gösterişli ve şairane bir şekilde söylemeye başladığı sözlerin yaratıcısı veya yazarı kendisi değil, ki bu durum 'yazılı olmayan yazılı eserler ve edebi metinler kanunu hükümleri'nce aslına uygun söylemek zorunda olduğu anlamına gelir. Hal böyleyken yanlış ifade edilen kısımda, sözlerin gerçek sahibi ve yaratıcısı olan kişi olarak, müdahil olmak durumunda kaldım. Yaptığım davranış bundan fazlasına tekabül etmez.
KLAUS EISEN: Lanet olsun, her şeyi mahvettiniz. Baştan alıyorum.
TAKSİCİ: Zaten başında değil miyiz?
KLAUS EISEN: Değiliz. Burası sonuydu. Neyse, hazır mısınız?
TAKSİCİ: Hazırız. Ense tıraşımda bir problem var mı?
KLAUS EISEN: Yok. Başlayınız öyleyse.
TAKSİCİ: Tamam. (biraz tedirgin) Deli misiniz?
KLAUS EISEN: Hayır. Divaneyim.

Bu esnada elini beline götürür ve belinden çıkardığı altıpatları taksicinin kafasına doğrultarak konuşur Klaus Eisen. Taksici şaşırmıştır ve haliyle aracı korku ve endişe içerisinde sürmeye devam eder.

KLAUS EISEN: Şavk eder kıyam ile men-ul bozma karanlık,
Bitap düşer kıs-mî min'el mağfirun selamlık.
Sanma ki eydir, nüfuzun dolar ten'in dehile,
Bitecek yolun afv bulacak rabbin bataklık...
TAKSİCİ: (direksiyonu bırakır, iki elinin avuç içiyle yüzünü sıvazlar) Amin.
KLAUS EISEN: Bu bir dua değil, manifesto.
TAKSİCİ: Biz olmayacak dualara amin demeye alışığızdır da. Kusura bakmayın. Boş bulundum bir an.
BUHURİZADE MUSTAFA ITRÎ: Bilmukabele.
JOHANN WOLFGANG VON GOETHE: (kızarak) Kestik. Şimdi de yanlış yeri okuyorsun Klaus.
BUHURİZADE MUSTAFA ITRÎ: Bence gayet doğru yeri okudu.
JOHANN WOLFGANG VON GOETHE: Madem benden söylemeyecek, beni niye çağırıyor ki buraya. Kaç kilometre mesafe kat ettim, kaç kere aktarma yaptım haberiniz var mı? Köprü kuyruğu zaten beş kilometre olmuş. Hem de çiçek gibi ortamı bırakıp geliyorum. Arkadaşlarla içiyorduk ne güzel, kızlar filan.
BUHURİZADE MUSTAFA ITRÎ: İçiyor muydunuz?
JOHANN WOLFGANG VON GOETHE: Yah. Wir tranken.
BUHURİZADE MUSTAFA ITRÎ: Dinle ey kâfir:
Hakk-ı cinas eyledi makus gönlüm
Vakt-i rahman saymadı günah
Sabrederek geçti düstûru ömrüm
Şarab-ı kadehten geçerse olmaz.
Madübû bilir ebî saf ile değil
Hakîkat kef varsa eler kaf ile değil
Itrî söyler êda nun rabbin bulur
İman aşk ile olur laf ile değil.
TAKSİCİ: Amin.
JOHANN WOLFGANG VON GOETHE: Ne dedi?
KLAUS EISEN: Yapmayın beyler. Konunun özünü kaybediyoruz.
TAKSİCİ: İçki içerseniz allah taş yapar dedi.
DIŞ SES: Yapar mı?
KLAUS EISEN: (sinirli) Elbette yapmaz. Dalga mı geçiyorsunuz? Tabi ki yapmaz... Yahu siz neyden bahsediyorsunuz beyler? Ufuk çizgisinin uzaklığı mı kör ediyor gözlerinizi yoksa ağaçların dalında yetişen meyvelerin cazibesi mi? Bulutlardan dökülen yağmurların bir adı mı var zannediyorsunuz ha? Bütün o kutsal denilen kitaplar ne anlatıyor, hiç düşündünüz mü peki? Elbette düşünmediniz. Sizin adınıza düşünenlere ayak uydurdunuz işte. Ne dayatıldıysa ona inandınız, önünüze ne konulduysa onu yediniz. Daha fazla ne yapabilirdiniz ki? ‘Aman keyfimiz kaçmasın’lar, ‘Neyse şimdi sırası değil’ler, ‘Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın’lar, altın günleri, futbol müsabakaları, seçim propagandaları, taht oyunları… Doğru ya, ne kadar da büyük bir dünyanın ne kadar da büyük bir parçasıydınız. Mutlak bir yaratıcı kesinlikle olmalıydı doğrusu! Aksini düşünemezdiniz. (Buhurizade Mustafa Itrî gözden kaybolur)
TAKSİCİ: Kısaca; tanrıya inanmadığınız anlamına mı geliyor bu?
KLAUS EISEN: Tanrıya, en fazla bir kadına inandığım kadar inanırım.
TAKSİCİ: Bazen inanmak bazen zayıflıktır, demiştiniz.
KLAUS EISEN: Öyleyse kadınlara bazen de inanmam.
TAKSİCİ: Güzel. Ben cumaları kaçırmam mesela.
JOHANN WOLFGANG VON GOETHE: Ben de cumartesileri.

Yol koşulları elverdikçe taksici vitesi yükseltmeye devam eder.

AVA LAVINIA GARDNER: Burası ne kadar da sıcak böyle?
KLAUS EISEN: (yumuşar) Merhaba güzel bayan.
AVA LAVINIA GARDNER: Sana da merhaba güzel çocuk. (Johann Wolfgang von Goethe'ye) Johann daha ne kadar bekleteceksin bizi? Sonuncuya geçmek üzereyiz. Sensiz düşünemedik doğrusu. Bu yüzden almaya geldim seni. Hadi.
KLAUS EISEN: Nereye?
JOHANN WOLFGANG VON GOETHE: Öyleyse gidelim tatlım. (Klaus Eisen’e) Ücretimi alayım Klaus, daha fazla bekletmeyeyim arkadaşlarımı, gidiyorum. Zaten gayet lüzumsuzca bulundum burada. Bilmediğim dilden konuşuldu filan, tadım kalmadı. (bu esnada Ava Lavinia Gardner, Johann Wolfgang von Goethe’nin boynuna ateşli bir öpücük kondurur)
KLAUS EISEN: Ne ücreti?
TAKSİCİ: Peki benim ücretim ne olacak?
KLAUS EISEN: Seninle daha yolumuz var. Bolivya zannettiğinden oldukça uzakta.
JOHANN WOLFGANG VON GOETHE: Telif ücreti. Sözlerimi bedavaya kullanmayı düşündüğünü söyleme sakın. Ben onları yazarken neler yaşadım, ne kadar uğraştım biliyor musun? Sense öylece söyleyeceksin ve arkana bakmadan dönüp gideceksin öyle mi? Yapma ama gerçekten böyle olabileceğini düşünmüş olamazsın Klaus. Seni eskiden tanırım. Aptal değilsindir.
KLAUS EISEN: Dalga mı geçiyorsun Johann? Sen öleli iki yüz yıl geçti neredeyse, neyin telifi bu?
JOHANN WOLFGANG VON GOETHE: 'Femme Fatale' diyorum. Birer içki fazla içeriz belki. (elini Ava Lavinia Gardner’ın beline dolar) Belli mi olur, beş dakikada değişir bütün işler.
KLAUS EISEN: Bir tane yaşayan mirasçın bile yok Johann, kime kazandıracağım ben bu parayı. Aç gözlü yayınevlerine mi, karnı doymaz reklam ajanslarına mı?
AVA LAVINIA GARDNER: Öyle deme Klosie. Onların emeğini ne yapsan ödeyemezsin. Kimse onlar kadar çalışamaz. Eser yaratmak işin kolay ve zevkli kısmı, peki ya sunmak?
KLAUS EISEN: Hepsinin canı cehenneme.
TAKSİCİ: Bir Amerikalı gibi ünlüyor gördüğünüz üzere.
KLAUS EISEN: Ayrıca metnin tamamını okumadım ki. Hatta yarısına kadar bile söylemedim, en fazla dörtte biri fiyatını öderim haberin olsun. O da eski hukukumuzun hatırına.
TAKSİCİ: Ben tam alırım.

Klaus Eisen cüzdanından çıkardığı yüz liralık banknotu Johann Wolfgang von Goethe’ye uzatır.

KLAUS EISEN: Bunu Itrî Efendi’ye versek daha doğru olurdu sanki.
TAKSİCİ: Yanlış anlayabilirdi.
KLAUS EISEN: Hayır o bakımdan söylemedim.

Bu esnada seyir halindeki taksi, bir polis memuru tarafından durdurulur yol kenarında. Polis, camı açmasını ister Klaus Eisen'den. Açar.

POLİS MEMURU: Beyefendi, emniyet kemeriniz takılı değil.
KLAUS EISEN: Evet memur bey. Görüyorum ki, sizin de takılı değil.
TAKSİCİ: Ben uyarmıştım kendisini memur bey. İnatla takmadı.
POLİS MEMURU: Benim görev tanımımda kemer takma zorunluluğu yok. Yalnızca şapka takma zorunluluğumuz var, gördüğünüz gibi o da başımda. Başka sorunuz?
KLAUS EISEN: Peki benim görev tanımımda var mı kemer takma zorunluluğu?
POLİS MEMURU: Tanıma gerek mi var? Bu alametifarikayı icat eden mühendis buraya kemeri hangi maksatla koymuş olabilir ki takılması icabından başka?
KLAUS EISEN: Tabi ki takılmaması maksadıyla.
POLİS MEMURU: Takmamak için kemer mi yapılırmış? Eğer kemer varsa takacaksınız demektir. Ayrıca bu uygulama devletimizin bir kanunudur. Ve her kanun gibi uyulması zorunludur. Aksi takdirde cezai işlem uygulanmaktadır.
KLAUS EISEN: Eğer kemer yapılmazsa, takılmayacak kemeri nereden bulabiliriz ki? Bu yüzden kemer takmamak için söz konusu kemerin yapılması ve yaratılması şarttır. Bu yüzden bir otomobile kemerin konulması, onun takılmak için icat edildiği anlamına gelmez tam olarak. Tamamıyla ve güpegündüz ve hatta göz göre göre takılmamak için icat edilmiş bile olabilir. Bu durum, kişinin algılama ve algıladığını yorumlama marifetiyle değişkenlik gösterir yine de.
POLİS MEMURU: Sen hiç çalınmamak üzere yapılmış bir keman gördün mü?
KLAUS EISEN: Tabi ki görmedim. Çünkü keman çalınabilir. Niteliği ve niceliği göz önündedir. Hiç emniyet kemeri ile Vivaldi çalındığına şahit oldunuz mu?
POLİS MEMURU: (düşünür) Hayır olmadım.
TAKSİCİ: Ama ben kemanla çalındığına da şahit olmadım Bivaldi’nin. Memur bey haklı bu yüzden.
KLAUS EISEN: Mühendis kemeri arabaya koyacak ki ben kemeri takmayabileyim ve ben kemeri takmayayım ki siz de bana ceza kesebilesiniz. Ve ben size para ödeyebileyim bana ceza kestiğiniz için. Ödeyebileyim ki polis teşkilatının her sene kuruluş yıl dönümlerinde düzenlediği balolarda ikram edilecek kuru pasta ve limonataların ücretleri de bu vesileyle ödenebilsin. Yani o kemer orada olmasa neyi takmayabileceğim ben, söyler misiniz?
TAKSİCİ: Afiyet olsun memur bey. Gurur duyuyoruz, nice yıllara. (eliyle, desteklercesine bir hareket yapar)
POLİS MEMURU: Pekala senin dediğin gibi olsun. (ceza makbuzunu uzatır) 80 boliviano.
KLAUS EISEN: Bugün gerçekten de hayli masraflı oldu.
TAKSİCİ: Görüyorsunuz değil mi? Devletimiz ne kadar da gözetiyor vatandaşını. Vatandaşın canını vatandaşın kendisinden daha çok önemsiyor. İnsanlar ölmesin diye kural koyuyor.
KLAUS EISEN: "Kurallar yalnızca kendi kararlarını veremeyen aptallar için bir kılavuzdur."
TAKSİCİ: (anlamaya çalışmayarak) Allah başımızdan eksik etmesin.
KLAUS EISEN: Kılavuz dediniz de aklıma geldi. Bir karga beslemişliğim olmuştu bundan uzun yıllar önce, belki bindokuzyüzix tarihinde, ki hiç sevmem kadından başka canlıyı, değil mevzubahis olsa bile pis kargalar. Kanlıca'da ikamet ettiğimiz zamanlardı ki hayatım boyunca Ankara’da bulunmadım antiparantez ve babam bazı akşamlar eve geç gelirdi bu zamanlarda. Gelirdi dedimse yetmiş iki saat kadar filan gecikirdi altı üstü, gelirdi ama, ennihayetinde gelirdi yani. Babam uzun yol şoförü veya nakliyatçısı sayılmazdı. Gece bekçisi asla değildi. Boyu uzundu elbette anneme nazaran ama bu şart-ı vaziyetler altında aynı yatağı paylaşmaları pek mümkün görünmüyordu annemin fikrince. Ki paylaştıkları da söylenemezdi nitekim. Belli ki babamın fikri de bu yöndeydi ki annemin bunu dile getirmesinin ertesi akşamı yine eve geç geldi kanımca. Tek celse sonbahar ayrılıkları neredeyse hiç ses getirmedi civarda. Sanki hiç birlikte değillermiş gibi oldu. Yakın akrabalarımız bile ertesi sene öğrendi annem ile babamın küs yapıp bozduğunu, bir başka ismieşittirboşluk akrabamızın düğününe yalnız gitmesi vesilesiyle annemin. Annem güzel bir kadındı, haliyle evlendi üç beş ay sonra. Babamın geç gidecek evi bile kalmamıştı nicht mehr, nicht langer. Kendi annem ile kendi babamın beraber yaptıkları ilk çocuk olduğuma ve boşandıkları esnada annem herhangi müstakbel kardeşimi taşımadığına göre karnında, haliyle son çocukları da oluverdim. Baktım bu işler kargayla filan olacak gibi değil, gittim bir tavşan çaldım ormanın en turkuaz köşesinden. Aslında çalmak değildi niyetim tavşanı, lakin orman bir insan hatta bir tavşan tüccarı değil ki para ödeyip alabileyim bu hayvanı. Hem bir tomar para versen ne fark eder, orman ormandır neticede. Ne bir ayakkabı alabilir kendine, ne de üç tekerlekli bir bisiklet. Her gün havuç yedirdim hem de üç öğün gündüz gece ve bir de isim koydum tavşana, adı Marilyn. Sonra öğrendim üst mahalledeki Ayla’dan, tavşan meğer erkekmiş. Bütün Marilynmatik duygularım kaybolup uçuverdi bir anda yüreğimden. İçimdeki bütün sarı saçlı kadınları rafa kaldırdım önce, sonra benzin döküp yaktım. Ertesi akşam altmışikisinden kestim tavşanı ve bir güzel yedim afiyetle. İnsan evladını yer mi, demeyin. Ben yedim işte.
POLİS MEMURU: (sert bir dille) Kimliğini alayım dostum.
TAKSİCİ: Bu da mı Amerikanca?
KLAUS EISEN: Sanırım en başa kadar gitmek gerekecek.
TAKSİCİ: Daha da mı eskiye?
KLAUS EISEN: Evet. Plasentaya kadar.
YÖNETMEN: Tamam öyleyse. Diğer sahneyi alalım. Hazır. Ve motor.
KLAUS EISEN: Ben Eisengiller’den üçüncü Klaus, yirminci yüzyılın en mütecaviz dönemlerinden birinde, dünya denen gezegende doğdum, sanki birinin ırzına geçiyormuşçasına ve en üstte hangi tabaka varsa işte. Batı Anadolu'yu ve haliyle Doğu Avrasya'yı evim saydım doğduğum yılın ertesi haziranında, ilk donuma işeyişim de vuku buldu benzer bir kara parçasında. Annem Alman, babam Alman gibi Türk. Her ne kadar her ikisi de hala benim annem ve babam olarak adlandırılıyor olsalar da tarafımdan, birbirilerinin karısı veya kocası değiller hali vaktiyle. Başka adamları koca, başka kadınları karı belleyip bellemediklerine dair bir fikrim de bulunmamaktadır ayrıca.
İBRAHİM REFET BELE: Ben, bin sekiz yüz seksen bir yılında, Selanik’te doğdum. Annem Emine Adviye Hanım, babam Mehmet Servet Bey'dir.
TAKSİCİ: Hiç yeri ve sırası değil paşam.
KLAUS EISEN: Gayet Terakkiperver bir Cumhuriyet Fırkası. Kaybolunuz.
İBRAHİM REFET BELE: Vatan kurtaracaktık.
POLİS MEMURU: Aman paşam. Lütfen.
KLAUS EISEN: Birçok adını hatırlayamadığım okula gittim sırasıyla. Hepsinde aynı harfleri öğrendim, sanki farklıymışçasına. Önce hıristiyan okuluna gittim, hayatımın hiçbir anında hıristiyan olmadığım halde. Sonra bir yaz tatilinde kuran kursuna gönderdi babaannem, istifa ettim müslümanlıktan kuran kursunda. Dizdim karşıma bütün peygamberleri, çektim vurdum gözümü kırpmadan. Ne taş eden oldu, ne ateş eden. Bir yaz akşamı aşık oldum, askerden geldiğim bir dönemde. Yine bir yaz akşamı vazgeçtim aşık olmaktan. Firuze, ilkokulda okulun en güzel kızıydı ama büyüdükçe şişmanlaştı diğer her okulun en güzel kızları gibi. Talihsiz bir başkalaşım oldu bu. Bir gün beş galon kadar sarhoştum, sarhoşluğun birimini icat ettim, çok salak bir patent, ayıptır söylemesi bir de dans ettim, ayaklarımı bir belediyenin sosyal tesislerinden kiralayarak. Sonra büyüdüm, büyüdükçe bir manası olmadığını fark ettim büyümenin. Büyüyünce adam öldürdüm, belki adını bile bilmediğim. Kıyafetleriyle gömdüm bazı insanları toprağa. Gittim elimi yıkadım, tütün kolonyasıyla. Geçti. Geçtiğimiz yıllarda, belki üç belki beş sene kadar önce, acaba bıyık bıraksam mı, diye düşündüm. Henüz karar vermiş değilim buna.
POLİS MEMURU: (Klaus Eisen’ın uzattığı parayı alır) Bence bırakma.

Taksi yeniden hareket eder yağlı ve kaygan asfaltta kaldığı yerden ve yavaşça vites büyüterek.

DIŞ SES: (radyodan) "...ekmeğe gelen zamlardan sonra mevcut hükümeti protesto etmek amacıyla Büyük Meydan Katedrali'nin önünde toplanan Bolivya halkına polis güçleriyle müdahale edildi. Olaylarda ölen ya da yaralanan olmadı. Hükümet kanadından yapılan açıklamada, halkın tepkisinin dikkate alınacağı, gerekli düzenlemelerin en kısa sürede gerçekleştirileceği duyuruldu."
TAKSİCİ: Radyo rahatsız ediyorsa kapatabilirim efendim.
KLAUS EISEN: Kapat.
TAKSİCİ: Bolivya’da katedral mi varmış?
KLAUS EISEN: Yok muymuş?
TAKSİCİ: Bilmem. Bolivya’da bulunmuşluğum yok ki.
KLAUS EISEN: Benim de yok. Gerçi benim Ankara'da bulunmuşluğum da yok ama katedral olmadığını biliyorum.
TAKSİCİ: Ankara’da katedrale ihtiyaç yok zaten.
KLAUS EISEN: Neye ihtiyaç var Ankara’da?
TAKSİCİ: (biraz düşünür) Suya.

Taksi az sonra Barbaros Bulvarı yakınlarında durur.

TAKSİCİ: On bir lira efendim.

Klaus Eisen, cebinden on lira çıkartıp taksiciye uzatır. İnmeye yeltenir. Taksici uyarır.

TAKSİCİ: Bir lira yok muydu?

Klaus Eisen derin bir nefes alır. Göğüs kafesi büyür ve küçülür. Cebinden çıkardığı altıpatların mermi yuvasını açar ve kontrol eder. İçinde üç tane mermi olduğunu görür. Yüzde elli. Hazneyi kapatır ve rastgele çevirir. Silahı kafasına dayar sonra ve hiç tereddüt etmeden tetiği çeker.

Jul 2, 2014

Aşınan Sadece Zaman Değildir

Birkaç santigırata maruz kalmayagörelim yaz aylarında, belki ilkbaharda yakalanırız kalın bir süveter ile gün ışığına ve durduramazsınız bizi; koşar adım sarılırız serinliğe, gölgeye. Hafif bir rüzgar essin de, o bile yeter. İdare eder. Elimiz tencerenin sıcak yerine değdi mi, hemen buz torbası, lokal müdahaleler. Aman efendim, kabarmasınlar, kızarmasınlar. Ateşle yaklaşmayınız. Yanabilirsiniz. Peki. Ne demektir öyleyse, nasıl bir şeydir yanarak ölmek? Veya yanarak ölememek. Hangi kitapta yazar, hangi dilde tercüme edilir? Utanç.

"Cennet içinizdeyse, yukarı bakmayın; cehennem, başkalarıdır."

Jun 18, 2014

Bisiklet Ruhlu Adamların Hikayesi

Hayatımın en büyük aşk hikayesini anlatabilme ihtimalim tedavüldedir, bu eyleme meyletme gönülsüzlüğüm bir kenarda öylece duruyor olsa da. En büyük dedimse, bunu yapabilmem için öncelikle içinde bulunduğumuz bu şehirden ve nitekim bu şehrin sahip olduğu işleyiş mekanizmasından bahsetmem gerekmektedir ki esasında Borges romanlarında ve bizatihi -gibi- durumlarda böyle bir ihtimal veya gerçeküstücülük söz konusu olmasa da, büyüklüğü -çizgi- küçüklüğü süpermarketlerin alkol reyonlarında durmaktadır ve durmaya devam edebilmektedir hatta ve üzülerek söyleyebilirim ki tasarrufu sizin elinize bırakılmıştır. On sekiz yaşından küçüklere satılabilinememektedir müstehcen toplum kuralları gereğince. Dünyadaki ve dolayısıyla malum dünyanın binlerce alt kümesinden biri olduğuna göre bu şehirdeki bütün gerçek hikayeler de bir başka gerçek hikayenin metaforik yansımasıdır ve dolayısıyla anlaşılması ve hatta anlatılması güçtür. Şüphesiz ki bir hafta yedi gün, bir gün yirmi dört saattir. Bir kibrit kutusunun içinde vasati kırk küsür adet kibrit çöpü bulunur. Gelgelelim, birbirine asimetrik iki ucu paslı bu yassı şehir, sahip olduğu yörüngesel devinimi, zamansal kavramların yarım çember dışında; belki meşrutiyetten belki de gayrımeşrutiyetten itibaren, -esasında kırkbeşmilyonsonsuzküsüre tekabül eden ancak görünürde yalnızca- iki adet bisiklet pedalının birbirini yakalayamamacası kısır döngüsünden veyahut mekanikbilimsel konuşmak gerekirse, devir daiminden elde eder, müdavimi neticeler sonucu. Bisiklet pedalı dedimse, öyle gözünüzde büyütmeyiniz sakın, gayet alelade ve bilhassa kedigözsüz. Hem ne iş yaparmış gözü kedinin pedalda? Hangi ansiklopedide yazarmış böylesine varsayımsal bir konunun gerçekliği? İşte bu yüzden yasaklanmaktadır, bisiklet kullanmak hava kararınca bu şehirde. Öyle ki; siper ettiği zaman güneşi dünya denen gezegenin uydusu, her ne kadar yasak olsa da bisikletle bir A noktasından bilinmezler doğrultusunda ilerleyip B görünümlü bir A buçuk noktasına doğru mesafe kat etmek; söz konusu pedalların hareketini sağlayan ‘Bisiklet Ruhlu Adamlar’ için hiçbir gerçek an son bulmaz bu şehrin ait olduğu zaman dilimini ilerletmek görevi, noktasından virgülüne kadar eksiksizce. Bu Bisiklet Ruhlu Adamlar şehrin bir –veyahut belki iki- kat altında, neticede iyonosfere yakın denemeyecek bir noktasında -belki de Ionescovari bir koordinatta diyebiliriz-; neredeyse durmaksızın çalışmaktadırlar ve nitekim ne mevcut geceyi gündüzden ne de olağan mevsimi bir başka mevsimden ayırt edebilemeyerek, büyük patlamadan itibaren kurgulanmış olan sistematik döngünün kusursuzca sağlanabilmesi için çaba sarf etmektedirler. Neredeyse durmaksızın dedimse, durabildikleri bir an olabilmekteymiş gibi algılanmasın sakın; yoksa hangi ağaç vazgeçmiş oksijen üretmekten yerli yersiz veya hangi fırında çıkmamış sabah vaktinde sıcacık ekmek? Ve kim, ne zaman vazgeçebilmiş aşık olabilme eğiliminden, yaşlısından gencine, topalından körüne? Hangi taksimetre su gibi akmamış tekerlek yüz kırk kilometre hızla dönüyorken saatte? Veya hangi gemi karar vermiş karadan ilerlemeye sıcak bir haziran sabahı? Veya Menekşe Kız hangi kara parçasında yüzünü yıkamamış uyanınca hatta köpek bir nisan sabahının körü? Ya da hangi salıdan sonraki gün takvime perşembe yazılabilmiş kurşundan kalemle? Perşembe dedimse, cumadan önce perişan olan perşembedir bahsi geçen, öyle söylenegelir; kesinlikle yazılamazmış kurşun olmayan bir kalemle. Evet, Menekşe Kız. Bir sabah görüyorum Menekşe Kız’ı tamamen rastlantısal, günlerden pazartesi, bir kıtadan ötekine gitmek için bilet alıyor gayet cüzi bir fiyata. Belki bir rüzgar esiyor hafiften, saçları uçuşuyor kim bilir. Sonra Bisiklet Ruhlu Adamlar hareket ettiriyorlar bu şehri ve haliyle vapur bu durur mu; durmuyor bittabi, iskeleyi yalnız bırakıyor peşinde köpükler saçarak ve ben ardından kulaç kulaç takip ediyorum Menekşe Kız’ı köpükler arasında kaybolarak. Sonra uyanıyorum. Rakım yüz yirmi, nüfus birkaç milyon, vapurdan çok uzaktayım gibi. Vapurlar çok tuhaf. Köpükler arasında kaybolamıyorum. Söz konusu Bisiklet Ruhlu Adamlar, günlük yevmiye karşılığı, sigorta primsiz ve tüketecekleri herhangi bir yol bulunmadığından dolayı gayettabi yol parasız bir çalışma düzeniyle döndürmektedirler bu şehri. Onlar her saatte dakika başına tam üç adet kasnaklı, bir adet de pinokyo olmak üzere dört tane; yani toplamda saatte ikiyüzkırk, günde beşbinyediyüzaltmış bisiklet üreterek -ki siz bu satırları okuyana dek onaltı adet daha bisiklet üretilip atmosfere salınmıştır-, mevzubahis bilgi ve hareket akışının devamlılığını sağlamaktadırlar. Nitekim mevcut vaziyetin kaçınılmaz sonucu olarak bu şehirde ister istemez geceler, gündüzlerle yarışır. Yarışır dedimse, kazanmak için değildir bu kısır mücadele, tüm oksijen kaybetmek maksatlı dönüşür karbondioksite, bükülmesel mevzu, yani bilekmatik; fakat dediğim gibi, kim yenerse o kaybeder bu oyunu, biraz betimsel. Bu şehrin birkaç topal tarafı mütemadiyen denizlerle çevrilidir. Deniz dedimse okyanustan küçük, akvaryumdan büyük sular ve balıklar birleşkesi. Yağmur nasıl ki yağdığı zaman evlerin çatısına düşebiliyorsa mazeret gözetmeksizin, denize de düşebilmektedir herhangi bir tedirginlik duymadan olabildiğince Newtonca. Ve hatta sokakta yakalayabilirse sırılsıklam edebilir Menekşe Kız’ı bile gözünü kırpmadan, evsiz hayvanları da edebildiği gibi acımasızca. Bulutların gözü olur mu? Belki olur. Ben zaten sırılsıklammışım bulutların gözü olmasa dahi, içimde zeplinler yarışıyor, dinozorların bile nesli tükenmemiş olabilir hala içimde, öylesine aşığım; yağmur yağmasa da olur böyle durumlarda ve aslında yağmur yağmasa olmazmış doğrusunu söylemek gerekirse. Bütün sular denize dökülür, duymuşsunuzdur. Bazen kesişir yollarımız denizle böyle olunca. Kesişir dedimse, ben kıyısına kadar gelirim, en fazla yüzeysel verimliliği yüksek bir kaya parçasında otururum, her iki tarafa da mülteci-yi nasipten; üç kulaç ötemden giderken vapurlar, bir elimle şehre tutunurum bir de göz ucuma yakalanır vapurları kovalayan martılar. Aslına bakarsanız bu koşullar altında kesişmekten ziyade teğetgeçer sayılırım denize ve ben balıkların nasıl öldüğünü düşünürüm teğetgeçer sayılır vaziyetteyken devasa su birikintilerine. Düşünürüm dedimse, maviliğin gözle görünür noktalarından başkaldıran boyuneğmez dalgaları seyir eylerim, bu eylem bir nevi düşünmektir, büyük atlas okyanusu literatürünce; bilinmektedir ki, bütün düşüncelerimin varabileceği en uzak noktada Menekşe Kız bulunmaktadır, ayıptır söylemesi boylu boyunca. Balık olmak zor bir yaratılış. Denizkızı olmak imkansız. Büyük balığın yiyebileceği kadar küçük kalmak gerekmektedir güzel ölebilmek için ve ne acıdır ki küçük balığı yiyebilecek kadar büyük kalmak gerekmektedir yaşayabilmek için sezonluk balıklar aleminde. Yani kara gözlü zavallı balıkların da durumu bizden çok farklı sayılmaz aslında; ennihayetinde içgüveysinden Felluce halleri, akvaryuma hapsedilmedikleri sürece. Peki siz hiç düşündünüz mü; balıklar nasıl ölür? Belki bir bomba patlayabilir, ihtimaller dahilinde. Bomba dedimse, eğer patlayabilirse bomba denebilir bu patlayan şeye, bazı önemli detayları göz ardı etmemeli. Tam tersi durumda ise bombaya teşebbüs, diyebiliriz en fazla, dil bilgisi kurallarınca. Yoksa hangi markette satılmış yarım kilosu üç liradan bir bomba veya hangi vitrinde sergilenmiş süs eşyası olarak, tozlanmaya mahkum? Ne yazıktır ki hiçbir bomba tozlanmaz bu gerilla mevsiminde. Menekşe Kız’a anlatıyorum bu derdimi. Bir başlıyorum, kim bilir belki de susmuyorum hiç. Menekşe Kız’ın iki dudağının arasında eriyorum adeta, aldığı nefesten girip verdiğinden çıkıyorum, kirpikleri birbirine değdiğinde yeniden doğuyor gibi oluyorum. Belli belirsiz bir baş ağrısı tecavüz ediyor kafatasımın muhtelif yerlerine, şiddet ve korku içerikli cümlelerim. Bir gün saçını topluyor, bir gün kırmızıya çalan koyu renk bir oje sürüyor tırnaklarına. Bisiklet Ruhlu Adamlar’a sitem ediyorum bazen. Bari sıcak günlerde, ne bileyim ağustos filan, omuzları açık elbiseler giysin diyorum Menekşe Kız. Beni duymuyorlar. Siz hiç güneşle konuştunuz mu? Konuşmayın çünkü sizi duymaz. Ama ben konuşuyorum, güneşe anlatırmış gibi, Menekşe Kız dinliyor. Bir süre sonra Godot’ya kadar getiriyorum lafı, susmak bilmemişim demek ki ve sirenler çalmaya başlıyor. Bayraklar yarıya indiriliyor. Polisler intikal ediyor olay yerine. Belli ki olay yeri inceleme ekipleri. Ellerim kelepçeleniyor, götürülüyorum. İfademi dahi almıyorlar. Yaz kızım: Müebbetine. Gözünüz kör olsun Bisiklet Ruhlu Adamlar, çok mu gördünüz bana iki tane devrik cümleyi, diyorum, bari başlasaydım öpmeye ayak parmaklarından da bitiremeseydim. Ben diyorum, diyebiliyorum lakin duyan olmuyor, duyabilen bulunmuyor. Bir lamba cini yapıyorum kendime, içine biraz kum koyuyorum ve kulak memesi kıvamında demir; ama ne lambaya benziyor bu ne de cin var içinde. Lambaları söndürerek inanıyoruz tanrıya, gülmeyiniz, bütün umudumuz bu içi paslı cinde. Neticede dönencemiz bir tıraş köpüğüdür ve en ufak akıntıda yok olmaktadır. Bunun kabahatlisi belki Bisiklet Ruhlu Adamlardır, belki de değil, bilemiyoruz; bunu yüzyıllar sonra yazılacak olan tarih kitaplarından öğrenebileceğiz sadece. Şimdilik rayında gitmeyen tramvayların, kazanılamayan futbol müsabakalarının, kırmızı ışıkta durmayan yayaların sorumluluğunu bu zavallı insanların üzerine atmakla yetiniyoruz ve olayla hiçbir ilgimiz kalmıyor böylelikle. Bir sabah yanımdan kalkıp gidiyor Menekşe Kız. Sabah dedimse, güneşin doğmaya niyetinin olmadığı, taze dökülmüş bir asfalt gibi kapkaranlık, belli ki gece. Nitekim bütün geceler sabah bu şehirde. Gidiyor, geride bırakılanları düşünmeden. Dönüp bakmıyor bile ki yanağıma konduracağı veda öpücüğünden eser yok, bütün umudum bundan ibaret, bu hayata tutunacak cılız bir dal benim için. Sessizliği koruyorum. Maçı uzatmaya götürmenin manası yok, sportmence kabulleniyorum mağlubiyeti. Bir bakıyorum ki gerçekten yanımdaymış, ancak fark ediyorum optik bakışlarım vücudumda emanet midir ve ne acıdır ki bazı gerçeklerle sonradan yüzleşiyorum. Doğanın kanunları lehimize işlemiyor neticede. Bu şehrin her köşesine bir adet heykel dikiliyor, yüzü güneşe dönük gündüzleri, geceleri yıldızları selamlamakta. Bu da bir tiyatrodur ve elbet kapanmaktadır perdeleri. Bazen yerli yersiz, bazen yerli yerinde. Nitekim, hayatımın en büyük aşk hikayesini anlatabilme ihtimalim hala stabildir ve esasında bitmek bilmeyebilir cümlelerim. Unutmamalı, bütün gerçek hikayeler bir başka gerçek hikayenin metaforik yansımasıdır ve dolayısıyla anlaşılması ve hatta anlatması güçtür. Bu ne biçim hikaye de, esasında bu şehrin atardamarıdır şimdilik; ve bilhassa ‘Bisiklet Ruhlu Adamlar’ın hikayesidir.

May 12, 2014

Köyün Delisi

Erdoğan’ın yaptığı malum çıkışın ‘görünür’ nedenlerine baktığımızda elde edeceğimiz bazı veriler şöyle: Feyzioğlu’nun ortamın ‘ev sahibi’ olan Danıştay Başkanı Zerrin Güngör'den daha uzun konuşması, kendisinin esasında kanunen konuşma yetkisine sahip olmaması ve özellikle ‘Van’ konusunda söyledikleri… Bunlar algı yönelimi için kullanılabilecek gayet kuvvetli materyaller. Nitekim aynı günün akşamında ve devamında birçok (ana akım olmayan) kanalın akşam bültenlerinde haberin “Feyzioğlu’nun skandal konuşması!” şeklinde yer bulması ve hatta ‘Van’ Minute başlığıyla Davos çıkışının yeniden hatırlatılması da bunun bir göstergesi. Aynı zamanda metnin kalan içeriği ile ilgili herhangi bir cümle yayınlanmaması, hatta dahası; bu kanalların çoğunda yer alan haberlerde Metin Feyzioğlu’nun sesinin bir kez bile duyulmaması… Aksine başbakanın defalarca tekrar eden “Söylediklerin baştan aşağı yalan.”, “Bu yaptığın edepsizliktir.” sözleri. Tüm bu süzgeçten geçen veriler doğrultusunda gelinen noktada görünen manzara ise şöyle: Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu’nun yaptığı yaklaşık bir saatlik ve 27 sayfalık konuşma tamamen skandaldır, Danıştay Başkanı’ndan daha uzun konuşması baştan aşağı edepsizliktir, Van ile ilgili söyledikleri ise külliyen yalandır… Tebrikler. Görev başarıyla gerçekleştirildi Tayyipçiğim… Metin kaka oldu, pis Feyzioğlu dediler… Desinler. Yurdun dört bir yanında vatandaşlar Baro Başkanı'nı protesto ettiler. Etsinler.

Elbette işin bir de ‘görünmeyen’ malum nedeni var: Tahammülsüzlük… Kendisine karşı yapılan ve yapılacak olan her eleştiriye karşı saldırganlık gösterme hali. Bu durum, günden güne başbakanın en önemli özelliği haline gelmiş vaziyette. Sindirme, korkutma, saldırma… Söz konusu toplantıyı terk ettiği esnada Genelkurmay Başkanı ve Danıştay Başkanı’nın kendisinin peşinden koşarak gitmesi de bunun bir getirisi. Oysa ne kaybederdi Zerrin Güngör, Metin Feyzioğlu’dan önce yaptığı konuşmada olduğu gibi -en azından formalite icabı da olsa- nitelikli davranabilseydi? Şahısların, bulundukları makamın ağırlığına ve saygınlığına uygun hareket edememesi sonucu doğan acıklı bir tablodur ortaya konan. Üzücü.

Danıştay Başkanı’nın o esnada başbakanın peşinden gitmemesi, Metin Feyzioğlu’nun konuşmasını onayladığı veya konuşmanın altına imzasını attığı manasına değil, başbakanın yaptığı yakışıksız hareketin onaylanmaması anlamına gelebilirdi; elbette normal şartlar altında. Bu gibi ince detaylar, başbakanın yıllardır süregelen devletin her makamını kontrol altında tutma merakı neticesinde çoktandır kaybolmuş durumda. Böyle bir hareket Zerrin Güngör'ün de Metin Feyzioğlu gibi başbakanın oklarının hedefine yerleşmesi demek olacaktı. Başbakanla beraber salonu terk etmesi –ve elbette sonrasında Danıştay makamından yapılan açıklama-, böyle bir durumun oluşmasını istememesinden kaynaklanmaktadır. Zaten hazretleri kalktığı esnada düğmesi olmayan cübbenin önünü iliklemeye çalışması da seviyesinin ve niteliğinin vahameti adına çarpıcı bir gösterge.

Hepimiz farkındayız ki, toplantıdan önce de davetlilere bildirildiği üzere 45 dakikalık olan konuşma süresinin, konuşmacı tarafından bir şekilde uzatılması böyle bir tepkinin nedeni olamaz. Veya 20 dakika, 10 dakika. Fark etmez. Üstelik Metin Feyzioğlu, TBB Başkanı olarak her an, istediği her durumda protokolü muhatap alıp konuşabilme, derdini anlatabilme şansına sahip değil. Bunun harici yapacağı herhangi bir konuşmanın medya tarafından ne kadar takip edileceği ve ne kadar geniş bir kitleye ulaşacağı da son derece muamma. İşte başbakanın bizzat kendisi tarafından yaratılan bu ‘ulaşılamaz ve eleştirilemez’ ortamı sonucu ister istemez böyle bir fırsat bulmuşken, üstelik demokrasinin can damarlarından biri olan hukukun, temel taşlarından biri olan avukatlarının seçilmiş kişisi olarak, mevcut sorunları, belki de siyaseten rahatsızlık duyduğu davranışları dile getirmek istedi Metin Feyzioğlu ve nitekim konuların hayli fazla ve detaylı olması sebebiyle de sayfalar gittikçe uzadı. Konuşmanın uzun olması belki en fazla, bir hatadır, böyle bir ortamda yapılmaması gereken bir davranıştır. Yine de bu metnin içeriğini dikkate almamayı, söylenenlerin tamamını silip atmayı gerektirmez. Ayrıca eğer konuşmanın uzaması gerçekten rahatsızlık yaratan bir durumsa, bunu dile getirmenin veya buna tepki göstermenin daha ahlaka yakışır, daha terbiyeli yöntemleri de mevcuttur. Nitekim Van ile ilgili altını çizdiği noktaların başbakanın iddia ettiği üzere yalan olduğunu ‘varsayarsak’ bile, durumun böyle olması büyük ya da küçük kendince makam sahibi olan bir kişiye “Edepsiz” diyerek hakaret etmeyi gerektirmez. Bu yakışıksız davranış, kişinin kendi edep yoksunluğuyla tarif edilebilir ancak. Ki söz konusu ‘yalan’ ise söz söyleyecek en son kişidir kendisi.

Aslında bundan bir ay kadar önce yaşanan Haşim Kılıç olayında daha ağır itham ve eleştirilere maruz kalmıştı başbakan. Bu seferki reaksiyonun sebebi belki günden güne giderek artan tepkilerin bir noktada önüne geçme gerekliliğine duyduğu inançtı veya makam olarak Feyzioğlu’nu daha dişine göre buldu veya o gün sinir ilacını almayı unuttu, tam bilemiyorum. Belki de Haşim Kılıç’ın konuşmasının bu denli uzun olmamasıydı. Her neyse. Ancak kendisini her eleştirene ve karşısına alana “İşini bırak, siyaset yap.” demek de, ciddi anlamda korktuğu şeyler olduğunun bir başka işaretidir. Bu resmen mızıkçılıktır. Haşim Kılıç’ın veya Metin Feyzioğlu’nun bulundukları makam sebebiyle siyasi içerikli bir konuşma yapmaya hakkı yok mudur? Veya siyaseten düşüncelerini ifade etmeleri için kendi işlerinden güçlerinden vazgeçmeleri mi gerekmektedir yalnızca? Anayasada böyle bir madde var mıdır? Veya başbakanın kendisi, yetkisi dahilinde olmayan konularda ahkam keserken siyaseti bırakmayı düşünmüş müdür? Tabi ki hayır. Çünkü o her şeyi bilir, hatta her şeyi en iyi bilir, her şeye gücü yeter. Kiminle oturacağınıza, ne yiyip içeceğinize, nereye gideceğinize, ne okuyup yazacağınıza o karar verir.

Yeri ve zamanı mıdır? Yukarıda da dediğim gibi Metin Feyzioğlu her yaptığı hareket takip edilen, her konuşması gündeme gelen veya medya ilgisinin odağında olan birisi değil. Öyle olsaydı Gezi Parkı Direnişi esnasında yaptığı yapıcı konuşmalar daha fazla yankı uyandırırdı. Bu yüzden, bir araya gelinme maksadının Danıştay’ın kuruluş yıl dönümü olması, kendisinin bu konuşmayı gerçekleştirmeden önce dikkate alacağı bir konu olamazdı. Nitekim kendisini bu konularda eleştirecek kimse varsa, önce başbakandan başlamasını tavsiye ederim. Defalarca hastane açılışları olsun, özel davetler olsun veya başka herhangi bir kalabalık ortam olsun kendisinin hangi konulardan bahsedip, neye yönelik açıklamalarda bulunduğuna dair birçok örnek mevcuttur.

Peki, bugün şahsına ve partisine yönelik siyasi eleştirilerde bulunan yargı mensuplarına “Cübbeni çıkar da gel.” kabadayılığını yapan başbakan, kendisini Balyoz ve Ergenekon davalarının savcısı ilan ettiğinde “Siyaseti bırak da gel.” tepkisini almış mıdır kimseden? Veya yolsuzluk davasına ilişkin “Yolsuzluk yoktur.” demesi, konunun kapanmasına sebep olabiliyorken ve istifa eden bakanlar ve diğer sanıklar hakkında takipsizlik kararı çıkarken, kendisi hangi cübbeyi giymiştir, sormak gerekir. Ama sözde hukukun üstünlüğü esastır, demokrasi lafa gelince yargı bağımsızlığını gerektirir. Tabi. Yürütme zaten sensin, yasama organları zaten senin elinde. Yargıyı da yaptığın müdahalelerle kontrol altında tutarsan, elbette “Yolsuzluk yoktur.” dersin. Hangi yolsuzluk, neyin rüşveti? Elbette dış mihraklar, paralel yapılar… Hayır, ‘Diktatör’ dediğimiz zaman biz kabahatli oluyoruz sonunda, o enteresan. Yine mağdur, yine mazlum…

Diyelim ki; Feyzioğlu hatalı. Yaptığı hareket yanlış, konuştuğu konular yersiz. Varsayalım kabahatli yani. Hatta belki de ortaya koyduğu davranış ve tavır yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimlerine yönelikti, bilemiyoruz. Eğer öyleyse bu durum da son derece eleştiriye açık bir konu, yeri gelir eleştiririz. Bunların tamamı ayrı birer konunun başlığı olabilir. Ancak altının çizilmesi gereken başka bir önemli konu mevcut: Başbakanın bu kontrol edilemez öfkesi. Kendisinin sıklıkla sergilemeye başladığı mahalle kabadayısı tadındaki saldırganlığı son derece endişe verici. Ki muhtemeldir birkaç ay sonra devletin en yüksek mertebesine ulaşacak bir kişiden bahsediyoruz ve bu kişi bulunduğu makamın gereği yapıcı, ayrıştırmadan uzak, sakin, birleştirici, toplumun her kesiminin hakkını gözetecek bir karaktere sahip olmalı. Bunun aksine başbakanın içerisinde bulunduğu psikoloji yakın zaman sonra oturacağı koltuk adına oldukça düşündürücü. Kendisinin toplumun tamamını kapsamayan düşünce yapısı, ancak bir parti lideri olarak kabul görebilir çünkü aksini düşünen kesimin de temsil edilebildiği bir meclis oluşumu söz konusu, doğrusuyla yanlışıyla. Fakat cumhurbaşkanlığı makamı bundan tamamen farklı bir yapı ve süre gelen zaman zarfı içerisinde Erdoğan’ın karşısında cephe almış ideolojik ve toplumsal kesimlerin sayısal mevcudiyeti de göz ardı edilemez. Yani bugün Danıştay’da kendisinden daha üstte olan bir makam varken sergilemiş olduğu bu saldırgan ve protokole aykırı davranış, yarın toplumun kendisinin benimsemediği kesimlerine karşı gösterebileceği tutuma dair korkutucu bir örnektir. Köyün delisinin muhtar seçilmesi gibi bir durumdur bu.

Danıştay gerginliğiyle ilgili Abdullah Gül’e gelen eleştirileri de anlamak oldukça güç. Cumhurbaşkanlığı boyunca Erdoğan’ın altında ezilmiş bir karakterden, bu yaptığından başka bir hareket beklemek de oldukça gülünç oldurdu zira. Çünkü çoktandır unutmuş vaziyette kendi makamının diğerlerinden farklı olarak çok daha fazla saygınlık ve mevcudiyet gerektirdiğini. Ben basit bir vatandaş olarak utandım kendisinin düştüğü acınası vaziyetten. Onun böyle bir utanç içinde olduğunu hiç zannetmiyorum ne yazık ki.

Uzun lafın kısası, gözüken tablodan çıkaracağımız sonuç; doğru veya yanlış, kendisine getirilen ve getirilebilecek olan her eleştiriye saldırıyla ve şiddetle karşılık vermeye müsait bir başbakan resmi söz konusu ve bu karakterde bir kişinin devletin en üst makamına yerleşmesi olasılığı neticesinde doğabilecek sonuç ve sorunlar sosyolojik olarak değil, öncelikle psikolojik olarak gözden geçirilmelidir. 

Ülkenin anahtarını verip direksiyona geçireceğimiz adamın kim olduğuna bir kez daha dikkatlice bakmak gerek. İçinde bulunduğu aracı kullanabilme ehliyetine sahip mi değil mi, emin olmalıyız. Bu son yaşanan Danıştay gerginliği de bu konu hakkında fikir yürütebilmek adına güzel bir örnek.

Apr 2, 2014

Sandık

Bugün Ankara’da mücadele veriliyor. Ve daha birçok yerde.

Peki, bu neyin mücadelesi?

Yalnızca Mansur Yavaş belediye başkanı olsun ve yarın öbür gün başkentte yapılacak yolların veya dikilecek ağaçların veya kazılacak temellerin kararnameleri altına imza atsın diye mi uykusuz kalıyor insanlar; sandıkların başında bekliyor, torbaların üzerinde sabahlıyor, nöbetleşe görev değişikliği yapıyor? Savunmada yalnız kalan adam, “Allahını seven defansa gelsin.” diye ne için haykırıyor? Tüm bunlar bir adam mevki sahibi olsun diye mi oluyor? Bunca insan bu adamın kara kaşı kara gözü için mi seferber?

Elbette hayır.

Bu insanlar ilk defa kaybetmiyor, son defa da kaybetmeyecek. Belki de Ankara'nın yerel yönetim anlayışının değişmesi -ve muhtemeldir güzelleşmesi- seçim sonrası ortaya çıkan genel tabloya fazla etki de etmeyecek. CHP'yi birden bire kaybeden koltuğundan alıp, kazanan koltuğuna oturtmayacak. Ama kaybetmenin de bir gururu vardır, işin içinde adalet olursa eğer. Bu insanlar bunun farkında.

Bu yüzden ideoloji ve hayat tarzı gözetmeksizin aynı amaç uğruna omuz omuza vermiş vaziyetteler ve fikirleri birbirlerinden tamamen farklı da olsa en azından dürüst ve onurlu bir siyaset kapısının aralanması adına çaba sarf ediyorlar. Milliyetçisi de, komünisti de, sağcısı da solcusu da... Demokrasi adına... Temiz siyaset adına. Mücadele ediyor.

Bu insanlar biliyor. Gözleriyle gördüler. Şahit oldular. Mücadelenin esas sebebi de budur. Yanlışa onursuzca boyun eğmek, sonunda doğruyu ortaya çıkarmayacak olsa bile, hiçbir zaman içlerine sinmeyecek çünkü. Mücadeleyi kaybetse de baskıcı güce boyun eğmemenin haklı gururu alınlarında bir yıldız gibi ışıldayacak sonsuza dek.

Ne kadar da kolay oysa, basit bir çıkarımla işin içinden sıyrılabilmek: “Ağlıyorlar. Kaybetmişler hala neyin peşindeler?” Ne kadar da derinlemesine, değil mi? “Yenilen pehlivan güreşe doymaz.” Ah Azizciğim… Eğer bugün bu insanların savunduğu ve haklarını aradığı kişiler, yarın benzer bir şekilde yanlışa düşerlerse eğer, karşılarında bulacakları ve yanlışı yüzlerine acımasızca çarpacakları kesimin kim olduğunun da çok iyi farkında olmalılar. Emine Ülker Tarhan bugünlerde bunun ne demek olduğunu çok iyi bilir. Çünkü bugün hak arayanlar, hiçbir zaman, hiçbir şekilde ve hiçbir haksızlığa duyarsız kalmayacaklardır.

İnsanlar; aylardır en ufağından en büyüğüne, en basitinden en karmaşığına; özünde anayasal bir hak olan herhangi bir protesto girişimi karşısında “Hesabını sandıkta sor!” tepkisini aldı. Öyle ki, seçim zamanı oy vermekten başka düşünce ifade etme biçimi yokmuş gibi davranıldı. "Bir derdin mi var?"... "Sandık orada."

Peki.

Gün geldi. Sandığa gidildi.

İktidarın toplum üzerindeki etkisi, kamuoyunda edindiği imajı ve bunun sandığa yansıyan sonuçları üzerine edilecek kelam; hatta seçim öncesi oluşan atmosferden, zihinlerde olgunlaşacak algıları etkileyen parametrelere ve hatta başarısız muhalefetten, söz konusu 'paralel yapı'nın uzantılarına kadar; elbette vardır.

Fakat bunu yapabilmek için öncelikle seçim sonrası ortaya çıkan tablonun güvenilirliği sağlanmalıdır. Bugün Ankara'da verilen mücadelenin alt metni de budur. Veya Ağrı'da. Ceylanpınar'da. Antalya'da. Belki de İzmir'de.

Sandığa gidildi. Oy verildi.

Ama yetmedi.

Verdiği oyun peşinden koşmak zorunda kaldı insanlar. Ellerinde kalan son söz hakkının göz göre göre çalınmasına izin vermemek için çabaladı. Oy vermek bir söz söyleme biçimi haline getirildi, verdiği oyun çalınmasına göz yummamak söylediği sözü savunma mekanizması... Oysa sadece adalet istiyordu insanlar. Madem sade bir vatandaş olarak sahip olduğu yegane güç 'sadece bir oy'du, sahip olduğu en büyük protesto biçimi oy vermek veya vermemekti, bunun arkasında durmak adına savaşmak zorunda kaldı. Sandığa zarfı atıp evine gönül rahatlığıyla dönemedi. Demokrasi çarkının kuvvetten bağımsız bir biçimde döndüğüne şahit olamadı.

Ve mücadele etti. Savaştı. Direndi.

Yetmedi.

İnsanlar gözleriyle şahit oldular. Bilinçaltlarında filizlenen büyük bir soru işareti uzun zamandır mevcuttu zaten ve bunun somut bir biçimde karşılarına çıkabilme ihtimali her zaman akıllarda canlılığını koruyordu. Ve öyle de oldu. Başka şansları yoktu çünkü karşılarında olduklarının. Korktukları şeyler vardı.

Çalındığına inandıkları oyları protesto etmek istedi insanlar böyle olunca; şeffaflığından şüphe duydukları olguların ve gerçeğin ortaya çıkması adına yapılacak girişimlerin engellenmesi üzerine, Yüksek Seçim Kurulu önünde. Ne diyeceklerdi ki, "Gidin sandıkta yapın protestonuzu." mu? Hangi sandıkta? "Sizin için miting alanları inşa ettik -doğayı katlederek, denize beton dökerek-, oyunuzu orada arayın." mı diyeceklerdi? Elbette hayır. Saldırmaktan başka şansları yoktu. Ve saldırdılar. Yine. İktidarın askerleri her zamanki gibi görevinin başındaydı. Tomalar yürüdü, fişekler patladı. Bilindik tablo. Benzer resimler.

Seçim sonuçları, AKP'nin başarısı, bu başarının nedenleri, yararları-zararları, toplumun genel durumu, muhalefetin başarısızlığı vs. hepsi konuşulur, yazılır, çizilir. Sorun değil. Ancak, bunu yapabilmek için öncelikle seçim sonuçlarının şeffaflığı ve güvenilirliği adına kafalarda yer eden soru işaretlerinin ortadan kalması, hukukun gerektirdiği yolların izlenmesi lazım... Aksi halde ne dürüst siyasetten, ne haktan, ne hukuktan bahsedebiliriz.

Bu kavga "Kim ipek kravat takacak?" kavgası değildir.

Peki, ne istiyorsun?

Konuşmasınlar. Oy vermesinler. Hak aramasınlar... En iyisi ölsünler mi? Yapmadığın şey değil. 

Unutma. Ölmeyi sizden öğrenecek değiller.