Sevgili Onur Çalı, kıymetli fanzini Parşömen'de "Ah Müjgan Gibi"yi konuk etti. Samimi sorulara sahici cevaplar vermeye çalıştım. Okumak için buyurunuz: Parşömen Fanzin, İlk Göz Ağrısı söyleşisi...
Apr 30, 2018
Oct 4, 2017
Ah Müjgân Gibi
"Ah Müjgân Gibi" ismini verdiğim ilk öykü kitabım çıktı, duyurmak boynumun borcu.
Sarılır diye korktu, sarılır da kalbi bir mum gibi erir diye. Gece olunca yıldızlarla, sabah olunca güneşle konuşuyordu. “Kış olsa da yağmur olup yağsa avuçlarımın içine.” Belki sarhoş olurdu. Açıksız denizlerin en mavisinde, bucaksız kasabaların en ücrasında kaybolurdu. Uçağa binme telaşı ve endişesi bu yüzden: “Pır pır.” Elimden tutun, ben uçamam yerden yüksekte. Eylül’e baktı, avuçlarının arasında terleyen ellerini yüzünde gezdirdi. Şu küçük ellerin, sanki yüzlerce sayfalık bir romanın tek cümlelik özeti. Yaklaşan uyku vakitlerindeki pembe yanaklar gibi, yumuşacık. Zamansızca yutkundu. Titredi. Sesi, olduğundan daha kısık çıktı: “Öpebilir miyim seni?” Tam zamanı. “BUFFFF!” Ani bir darbeyle kapı kırıldı, eli tüfekli yeniçeriler doluştular içeri. Öpemedi. Öpseydi, elektrikler kesilirdi muhakkak. “Alın bunu!” diye haykırdı padişah. Aldı eli kemikli bir yeniçeri. Almamak olmazdı. “İstiklal Marşı’nın” dedi, “on kıtasını da biliyorum.” Padişah ata binip gitmişti çoktan. İşe yaramadı. Haykırdı yine arkasından: “Bırakın! Bırakın beni!”
Netameli düşlerin içinden sesleniyor Fırat Demir okuyucuya, peygamberliğini ilan edenlere bıyık altından gülerek bakmayı da ihmal etmiyor. Özgün bir dil yaratmış, sözcüklerin arasında korkusuzca dolaşıyor. Marilyn’in diplerinden ıslanmış sarı saçları, duvarda Petar Naumoski posterleri, adı konmamış lahana bebekler, Amerika’ya giden şeytan uçurtmaları… Hayata teğet geçtiği için kaçan dünyanın manzarasını izlemekle yetinenlerin hikâyesini anlatıyor, Behiye Aksoy dinlerken ağlayanların, burun farkıyla kapitalizme boyun eğenlerin, neredeyse kazanacak olmalarına rağmen aslında çoktan kaybetmişlerin hikâyesini...
KÜNYE:
Yazar: Fırat Demir
Adı: Ah Müjgân Gibi
Yayınevi: Kanguru Yayınları
Basım: Eylül 2017
ISBN: 978-605-175-137-5
Sertifika No: 16840
Genel Yayın Yönetmeni: Aydın Şimşek
Editör: Kevser Ruhi
Dizgi: Nurgül Gökmen
Kapak Tasarımı: Gül Ergün
Sayfa Sayısı: 160
Fiyat: 16 TL
Medya Cinsi: Ciltsiz
Hamur Tipi: 2. Hamur
Baskı: Bil Ofset
Dec 12, 2015
Bütün Maçlar Golsüz Başlar
Amatör
lig takımlarından Calais’nin, Fransa Kupası’nda finale yükseldiği 2000
senesindeki unutulmaz macerası, sonunda kupayı kazanamamış olsalar bile en
güzel peri masalı hikayelerinden birine dönüşmüştür, bilenler bilir. Özellikle bizim gibi
bir ucundan sokak kültürünü tatmış, hayatının en büyük sınavlarını bir üst
mahalleyle çıktığı maçlarda vermiş çocuklar ve öbür ucundan da sanal menajerlik
oyunlarıyla hep o hayalini kurduğu masalsı kariyerin mücadelesini üçüncü
liglerden başlayıp şampiyonlar ligine kadar sürdürmüş adamlar için, böylesi
gerçekçi başarıların ve sürprizlerin bambaşka bir tadı, tarifsiz bir büyüsü
vardır. Film olsa gözyaşlarıyla izleyeceğimiz, kitap olsa döne döne
okuyacağımız bir senaryonun gerçeğe dönüşmüş hali, muhakkak ki unutulmaz olur
her zaman. Bu yüzden o yıl kupayı kazanan Nantes’dan dana önce hatırlanır ve
anlatılır Calais’nin hikayesi.
Elbette
çok değildir bu gibi hatıralar, nadiren gerçekleşir doğası gereği, kolay
olmadığı tartışılmaz bile. Belki on yıllarda birkaç kez yaşanır, belki de
böylesine unutulmaz oluşları bu seyrekliğinden ve zorluğundan kaynaklanır.
Teşbihte hata olmaz elbet; denir ya, umut fakirin ekmeğidir diye, futbolu
kalbinin iyi tarafıyla seyreden güzel insanlar için, umudun gerçeğe
dönüşmesidir küçük olanın büyüğü, zayıf olanın güçlüyü ve hatta güçlüleri alt etmesi,
edebilmesi, beklenmedik bir başarı kazanması. Genelde tam tersi olur çünkü,
heyecanı ve güzelliği bu yüzdendir. Hep en iyiler kazanırsa hayatta, ne keyfi
kalır ki yaşamanın?
Lig
gibi uzun maratona yayılan mücadelelerde, rakiplerine göre küçük olanın,
bütçesi kısıtlı ve imkanları az olanın yani, sürdürülebilir bir başarı
kazanması zordur. Sistemli bir organizasyona ihtiyaç vardır kalıcı ve esaslı
başarılar elde edebilmek için. Küçük takımlar işte bu yüzden anlık heyecana,
kısa vadeli başarıya, oyun içi günlük değişkenlere ihtiyaç duyarlar; haliyle 34
veya 38 haftalık bir yarıştan galip çıkmak çok mümkün değildir onlar için; az
kazanırlar, isimleri daha az duyulur ama işler yolunda gittiği zaman da
unutulmazlar. Üç sezon önce FA Cup’ı kaldıran takım, aynı zamanda uzun lig
maratonunun üstesinden gelemeyip bir alt lige düşen Wigan Athletic değil de
Manchester City olsa, ertesi gün unutulur gider, olağan bir spor haberi olarak
kalırdı hafızalarda en fazla, şimdi lafı açıldığında anlatılan bir hikayeye dönüştü
işte, fena mı? Ya da ligin köklü kulüplerinden biri olmasına rağmen Bursaspor'un şampiyon olması gibi; hakkında çekilmiş belgesellerle, yazılmış öykülerle resmedildi defalarca, hala kahramanları bulundu mu anlattırılan bir hikaye olarak kaldı takvim yapraklarında, ezbere biliyoruz. Masada güçlü olanlar, istisnalar dışında kazanan tarafta olur hep; yahut
kazananlar hep masada güçlü olanlardan çıkar, diyelim. Çünkü masada güçlü
olanlar sahada da güçlüdür, modern oyunun doğası gereği.
Calais
ve Wigan örneklerinde olduğu gibi, tek maçlı eleminasyon usulü kupa
organizasyonları, hem büyük küçük gözetmeksizin tüm takımları aynı havuzda
toplaması ve olası bir sürprize müsait olması bakımından, uzun soluklu lig
yarışlarından farklı bir tada sahiptir kısaca. Kazananı yalnızca doksan
dakikada, yani tek bir maçta neticelenecek bir mücadele, futbol gibi anlık
şartlara ve değişkenlere bağlı bir sporda her türlü sonucu olası kılmaya
müsaittir. Formül basittir, bütün maçlar golsüz başlar ve top yuvarlaktır;
devamı sonra gelir. Başlangıçta kim olduğunuzun, gücünüzün ne olduğunun önemi
yoktur.
Biz
ise, kupa müsabakalarını geride kalan on yıldır lig usulü oynuyoruz ülkemizde.
Hem de ilk birkaç turda küçük takımları birbirine çarptırıp temizleyerek, sonra
işin içine babaları katıp gruplara ayırarak. Zaten kazanma şansı düşük olan
takımların önünü kapatmaktan başka bir işe yaramayan tuhaf bir sistem, güçlüyü
daha güçlü, zayıfı daha umutsuz kılan amaçsız bir fikstür sıkışıklığı. Hani,
Kahraman Bakkal Abla’nın çırağı Şeref “Önemli insanların kavgasının arasında
ezilen çok fena önemsiz insanlarız biz” diyor ya, biraz onun gibi. Kabul, belki
tek maç üzerinden oynandığı zaman sürpriz kupa şampiyonları, beklenmedik
performansla üst turlara yükselmiş küçük bütçeli ilçe takımları çıkmadı yakın
zamanda; yine büyükler kazandı, yine zenginler galip geldi ama hiç olmazsa
bunun olabileceği umudu, acaba kazanabilir miyiz düşüncesi canlı kalabilmeliydi
akıllarda. Zayıf olduğu aşikar bir takım, zaten bir maçı kazanmaya yetecek
kapasitesi ortadayken, gruplara kalmayı başarmış olsa bile altı maçlık bir
periyot sonunda üst tura çıkamayacağını biliyor olacak, henüz başlarken daha.
Üçüncü lig takımı Kastamonuspor, günlük değişkenleri ve mevcut şartları fırsata
çevirip tek maç sonunda Kasımpaşa’yı eleyebiliyor bugün, ancak en kötü iki
tanesi Kasımpaşa kalibresinde ve tamamı kendinden üst liglerde oynayan
rakiplere karşı altı maçlık bir mücadele içerisinde olmanın telaşıyla eriyip
gidecek muhtemelen. Oysa Kastamonuspor her maçın sonucunun kendini bağladığı
bir sistemde yarışıyor olsa, dün Kasımpaşa’yı yendiği gibi yarın neden
Trabzonspor’u, Antalyaspor’u veya bir başka takımı da yenemeyeceğini
düşünebilir, maçlara yansıtacağı adaptasyon ve heyecan farklı bir ivme
kazanabilir bu sayede ve üstelik kaybedecek bir şeyi olmadığını bilmek bir
yana, kazanacağının ne olduğunun bilincinde olarak sürpriz sonuçların doğma
ihtimalini mevcut sistemden daha yukarıya taşıyabilir. Muhakkak mevcut düzende
de kaybedecek bir şeyi yoktur, en nihayetinde bir yarıştır, ama yapacağı ve güzel hatıralara dönüşecek birkaç maç dışında kazanacak bir
şeyi olmadığı da gayet açıktır. Sonunda kazanacağı bir şey olmadığını bilmek, mücadelenin en
acıklısıdır kuşkusuz.
Ceketini
assa yarı finale çıkabilecek büyüklükte ve muhtemelen her koşulda yine büyük
oranda kazananı kendilerinden biri olacak olan takımlar için zaten uzun
zamandır angarya haline gelmiş ve ikinci kalecileri oynatma fırsatı olmaktan
öteye gitmeyen bu organizasyonda küçük takımların şansını ortadan kaldıracak
kadar zorlaştırmak, futbolun güzelliği adına, mucizesini yaşanabilir kılmak
adına olumsuz bir uygulamadır, açıkça. Derdim illa küçük bazı takımların başarılı
olmasının yolunun açılması değil, ki bu yalnızca statünün değişmesiyle mümkün
olacak bir durum da değil zaten (dediğim gibi böylesine unutulmaz hikayeler nadiren
olur ve hatta genelde hiç olmaz), sadece futbolun bir oyun olduğunun
unutulmamasının ve oyunu güzel kılan en önemli faktörün, anlatılan
hikayelerden, yaşanan heyecanlardan ibaret olduğu gerçeğini dile getirmenin ve
en azından bunun yaşanılabilir olma ihtimaline dair umudun canlı kalmasının
peşindeyim yalnızca. İhtimal ne kadar düşerse, mucizenin gerçekleşmesi o kadar
zorlaşır. Yani zaten ülkenin o sezonki en başarılı takımı ve takımları oynanan
lig maratonu sonunda belli oluyorken ve elinde böylesine çeşitlendirmeye müsait
geniş bir imkan ve organizasyon geleneği varken, şartların neden sonuna kadar
zorlandığı, benim cevabını bulamadığım, merak ettiğim bir soru.
Sokakta
tek kale maç yaparken kendini Dünya Kupası’nda, Şampiyonlar Ligi’nde hayal etmiş,
topa kafa atarken “Batistuta” diye haykırmış çocukların, gerçekleşecek mucizelerde
kendinden bir parça bulmasıdır Calais’ninki gibi hikayeler. Mahallenin
esnaflarından oluşan o amatör takımın ülkenin en iyilerine kafa tutup, final
maçında o sahaya çıkması yalnızca bir futbol müsabakasından çok daha fazlasıdır
çünkü.
Bunun
güzelliğini görmezden gelmeyin. Var olma ihtimalini ortadan kaldırmayın, azaltmayın. Kimse için değil, ne taraftarlar ne futbolcular ne yöneticiler, hepsi bir kenara; sadece futbolun güzelliği için.
Belki ülkemizde -özellikle son yıllarda şekil değiştirmiş- taraftarlık anlayışı ve kültürü, Calais'ninki gibi bir durumu sahiplenme açısından başarısız kalacaktır, belki olası bir üçüncü lig takımının final oynaması bir stadı dolduracak kadar taraftar toplamaya bile yetmeyecektir -ki bırakın üçüncü lig takımını, Süper Lig'de mücadele eden Anadolu takımları için de geçerlidir aynı durum- lakin benim açtığım pencere, olayın tek taraflı gözlemlenmesine yöneliktir, belki biraz bencilce. Ki zaten ülkedeki taraftarlık olgusu, bambaşka bir yazının ana başlığı olmalıdır, şöyle dursun bir kenarda.
"Kupa maçları neden tek maçlı eleme usulü değil de deplasmanlı lig usulü oynanıyor?" Soru basit, cevap karışık; konu aslında uzun... Mevcut statünün uygulanma nedenleri yalnızca sponsorlar, yayıncı kuruluş, bahis şirketleri, reklam
gelirleri, havuz gibi aslında temelde oyunun bir parçası olmayan kelimeler
kullanılarak açıklanıyorsa, bütün maçlar golsüz başlamıyor demektir
düşündüğümüzün aksine. Televizyon kanalı para ödeyerek maç yayınlarını satın alacak, büyük takımlar ne kadar çok maç yaparsa o kadar çok reklam geliri elde edilecek vs... Midem bulandı... Bizim gibi, oyunu oyun olduğu için seven, topun
adaletine inanan romantikler adına, futbolun en gerçekçi yüzünü mahalle
maçlarında bırakmış çocuklar adına, her hafta doğduğu ilçenin üçüncü ligde
mücadele eden takımının maç sonuçlarını takip eden insanlar adına, taraftarı
olduğu takımın atkısını boynuna sardığı çocuğunu omzuna atıp tribünlere götüren
babalar adına pek iç açıcı bir manzara değil. Hani, bir türlü tarif edemediğimiz
soğukluk var ya tribünlerde filan ne zamandır, böyle keyifsiz bir kabulleniş,
işte onlar biraz da buradan, gerçekte sistemin kime çalıştığının çıplaklığından. Taraftara değil, futbolculara değil, küçük kulüplere belki çok az, ama diğerlerine... Zorla içimizden sökülen umutlar yüzünden, suratımızın asıklığı. Sahip olduğumuz en değerli hazine
umudumuzdu hayata dair, her anlamda. Hepsini yavaş yavaş körelttiniz,
kurduğunuz şark sarayında. Bu, belki küçük bir yansıması sadece, düşününce önemli bile olmayan; alt tarafı bir oyun, evet. Biz küçüklüğümüzün farkındayız, büyüklüğümüz bundan
gelir. Alın, sizin olsun hepsi. En çok siz kazanın, en büyük sizsiniz çünkü.
Nov 21, 2015
Gio Ödülleri
Fantazya ve Bilimkurgu Sanatları Derneği (FABİSAD) tarafından Giovanni Scognamillo onuruna düzenlenen GİO Ödülleri'nin bu yılki "Yayımlanmamış Öykü" kategorisinde, "Bugün Biraz Peygamberim" isimli öyküm ikincilik ödülüne değer görüldü. Katılan, ödül alan/almayan, organizasyonda emeği bulunan herkese çok teşekkürler.
http://www.fabisad.com/haber/2015-gio-odulleri-sahiplerini-buldu/
Jun 11, 2015
Boş Kaleye Atılamayan Gol
Zaman zaman video endeksli sosyal medya ortamlarında,
bazen de spor kanallarının eğlence programlarında rastladığımız bilindik bir
görüntü vardır: Bir futbolcu, kaleci dahil tüm rakip takımı ekarte edip üç
direkle çevrilmiş bomboş kaleyle karşı karşıya kalır ve buna rağmen imkansızı
başarıp o golü yapamaz…
Tanıdık geldi değil mi? İşte seçim sonrasındaki MHP, o videodaki golü atamayan
futbolcu…
Seçim öncesi propaganda zamanında kullandığı dil, sözünü
ettiği vaatler ve soracağını taahhüt ettiği hesaplar baz alındığında, -ki belki
de topladığı oyların hatırı sayılır bir bölümünün dayanak noktası bu propaganda
sürecidir- MHP’nin karşısındaki rakibin AKP olduğu, kalesine golü atmak
istediği ‘karşı taraf’ın AKP iktidarı olduğu oldukça anlaşılabilir. Ki doğal
olan da zaten budur. Belki ideolojik ve kendi varlığına temel oluşturan başka
‘karşı taraf’lar muhakkak ki vardır ancak mevcut siyasi konumu itibarı ile esas rakip AKP’dir.
Çünkü uzun süredir altının eşilmesi beklenen yolsuzluk davaları başta olmak
üzere, açılacak olan hayli kabarık bir hesap defteri var ortada ve on üç yıldır devleti tekeline almış dışa kapalı bir siyasi parti teşkilatı. Zaten seçim sürecinde
MHP’nin vatandaştan oy isteme kanallarından biriydi zaten bu konu. Belki de
insanlar AKP’den hesap soracağı için oy verdiler MHP’ye…
Fakat seçimlerin üzerinden geçen birkaç günde MHP
kendini o kadar dışarı kapadı ki, takındıkları tavır ve kullandıkları dil
siyasi bir çıkmazın odak noktası haline geldi… HDP ile asla bir araya
gelmeyeceklerine dair söylemleri ve özellikle bu söylemi dile getirirkenki onarılması güç hasarlar açabilecek tarzdaki sert çıkışları, AKP ile koalisyon
yapmayacaklarını açıklamaları… Koalisyon yapabilecekleri tek parti CHP, fakat
bu koalisyon da dışarıdan destek almadan zayıf bir tablo yaratacaktır; ama MHP, HDP’nin dışarıdan desteğine
zaten kapalı… Olası bir CHP-HDP koalisyonuna dışarıdan destek vermeye de kapalı…
Peki, neye açık?
Eğer AKP ve CHP koalisyonunu saymazsak MHP’nin
takındığı bu tavrın siyasi ortamı götürebileceği tek nokta erken seçim. Peki
olası bir erken seçim MHP’ye veya diğer partilere ne katacak? Kısa vadede
gidilecek bir erken seçim ve bu doğrultuda partilerin izleyeceği kampanyalar
seçmenin bakış açısını büyük ölçüde değiştirmeyecek. AKP’nin üç dönem kuralından
dolayı yeniden oyuna dahil olacak eski yüzleri, muhafazakar Kürt oylarının yeniden
AKP’ye dönmesini mi sağlayacak? Muhtemelen hayır. Veya AKP’nin oylarının bir
bölümü MHP’nin oyu olarak geri mi dönecek? Kesinlikle hayır. Peki MHP tabanı bu kördüğüme nasıl bakacak? Ya da CHP’liler
verdikleri oydan vazgeçip AKP’yi tek başına iktidar mı yapacak? Yoksa HDP
seçmeni baraj altında kalmayı göze alıp CHP’ye mi oy verecek? Tabi ki hayır. "Kısa vadeli" erken seçim, olağanüstü bir durum olmadığı müddetçe küsuratlar dışında oy
oranlarının değişmeyeceği ve kasetin tekrar başa sarılmasına kadar uzanan bir
ortamı doğuracak. Başladığımız yere geri döneceğiz yani. Belki tünelin sonunda yine dönüp dolaşıp AKP'nin yanına kar kalacak... Aslında MHP’nin bu
uzlaşmaz tavrı neticesinde bir an da olsa hayli kuvvet kazanan erken seçim ihtimali,
cumhurbaşkanının da bugünkü yumuşayan dili ve buna sıcak bakmadığını belli eder
yaklaşımı bu ihtimali giderek zayıflattı zaten kağıt üzerinde. Kağıt üzerinde diyorum; çünkü hepimiz biliyoruz ki, bizim tanıdığımız cumhurbaşkanı bir günde beyaz bayrak çekecek, kabuğunu kıracak tarzda bir insan değil. Ulan şimdi düşündüm de, annemden babamdan çok bu adamla iç içeyim, neredeyse onlardan daha iyi tanıyorum Erdoğan'ı. Lanet olsun. Her neyse, bugünkü uzlaşmacı tavrı, daha doğrusu ayrıştırıcı olmayan tavrı diyelim; gizli bir erken seçim projesi, kendisine oy toplama malzemesi doğuracak ortamın sağlanmasını hedefleyen bir yol haritası olabilir. Muhtemel bir AKP-XPARTİ koalisyonunun ülkenin başına getireceği ekonomik ve sosyolojik zararların faturası, tabi ki on üç yıldır ülkeyi yöneten AKP'ye kesilmeyecek, buna eminiz. E haliyle krizi çözme yöntemi olarak başvurulacak erken seçim de bu basit argümanlarla AKP'yi tek başına iktidar yapacak. Sonra belki yeniden başkanlık geyikleri döner filan... Yine de dediğim gibi, bu şekilde planlanmış bir senaryo yoksa eğer, olabilecek erken seçim, bugünkü şartlarda farklı bir sonuç doğurmayacak.
Yine de bu durumda MHP şöyle bir savunma mekanizması
geliştirebilir kendince: Seçim öncesi AKP’ye karşı olan tavrının, AKP’den hesap soracağı
temelli vaatlerinin tek başına iktidar oldukları zaman geçerli olduğunu, bunu düşünerek hareket ettiklerini, başka
bir koalisyonda yer alarak AKP’ye karşı bir mücadele sergilemeyeceğini
söyleyebilir. Bu da bir kısım seçmeninin gözünde büyük hayal kırıklığı olur. Ki
bu durum seçimler öncesi MHP’nin tek başına iktidar olacağına dair bir inancı
olduğunu ortaya çıkarır ki, bu en az Vatan Parti'sinin %10'un üzerinde oy beklemesi kadar komiktir... Ya da AKP koalisyonuna bazı
şartları kabul ederek dahil olur ve tamamen olmasa da bir nevi AKP ile mücadele
içeren koşullar için kapı açılabilir. Ama AKP’nin bir şekilde söz sahibi olmaya devam
edeceği bir konumda kalması, iktidarda yer alması yani, hiçbir zaman istenen
şeffaflığın sağlanamaması demektir ve maç en fazla berabere bitebilir bu
durumda. Tabi toplum buna ne kadar eyvallah der, nasıl tepki verir o
tartışılır. Muhakkak ki MHP’nin de bu durumda, nasıl yol değiştirdiğine dair geçerli
bir açıklama bulması gerekecektir.
Aslında tam da bu noktada atılması gereken en gerçekçi
adım, yani ortak düşman AKP’nin sonunu hazırlayacak en akılcı yöntem; CHP ve
MHP koalisyonuna HDP’nin dışarıdan destek vermesi ya da en kötü durumda MHP ve
HDP’nin dışarıdan desteklediği CHP azınlık hükümeti olacaktır. İşte MHP’nin aslında herhangi bir temele dayanmayan, yalnızca salt milliyetçi
reflekslerle tetiklenen, alternatif herhangi bir çözümü de bulunmayan ‘kırmızı
çizgiler’i, bu fırsatı ortadan kaldırmaya yol açacak gibi duruyor. On üç yıldır devletin
başına çökmüş bir AKP, daha doğrusu Tayyip Erdoğan saltanatı söz konusu… O
kadar çok ki... Ama o kadar çok; şimdi bir çırpıda hepsini alt alta yazabilmem mümkün değil…
Yolsuzluklar, kadrolaşmalar, yandaş kayırmalar, havuz medyası, Soma, Gezi Parkı vs. uzar
gider… Hepsini biliyorsunuz… İşte AKP’ye karşı 292 milletvekiline sahip olacak olan diğer üç muhalefet partisinin tam karşısında bunların hepsi.
Kale boş… Top yuvarlak… Hepsinin hesabını sorma, suçlunun cezasını verme
fırsatı… Sandıktan sonra, kaleciyi de çalımladı işte... Top beyaz çizgiyi geçerse gol... Ama hayır. MHP, teröristle aynı fotoğrafta yer almaz… AKP ülkeyi
sömürmeye devam eder, ama MHP toplumsal uzlaşıya, dilleri yumuşatarak akılcı bir
çözüm fikrine dahi yanaşmaz… Aferin.
O zaman tam da bu noktada MHP’nin siyasetteki
varlığına dair ciddi bir soru çıkıyor ortaya: Bu partinin amacı ne?
Diyelim ki iktidar olmak. Öyle ya; siyasi partiler ve
siyasiler, yönetmek ve söz sahibi olmak için mücadele ederler. Ve yine diyelim
ki ve biraz da hayal kuralım; bu seçimlerde CHP ile AKP koalisyonu oluşmadı ve MHP hiçbir oluşuma sıcak
bakmadı, ister istemez erken seçim oldu ve bu seçimde MHP müthiş bir kampanya
yürüttü ve muazzam oy toplayarak tek başına iktidara geldi (Belki başka bir gün Vatan Partisi'nin barajı geçtiği bir hayal kurarız). Peki bu koşullarda, bugün etrafını
beton duvarla ördüğü Kürt meselesine dair ne gibi bir hareketi olacak? Bu insanları ne yapacak, nasıl bir yöntem izleyecek Kürt
toplumunun düşüncelerine karşı?
İlgili bölgeye bomba atıp insanları yok mu edecek?
Soykırım mı yapacak? Siyasi partilerini mi kapatacak? Görmezden mi gelecek? Dışlamaya devam mı edecek? Teröre mi zorlayacak?
Sonra ne olacak? Belki bu tavır, karşı tarafın (partisel bağlamda) bugün
barış dilini kullanmasına ve buna yönelik adımlar atmasına rağmen bir savaş
başlatacak. Belki ülkenin bölünmesine neden olacak. Binlerce, on binlerce insan
ölecek, kim bilir… Belki Kürt halkının da bir nebze kendini sorgulaması, süzgeçten geçirmesi, oluşturulmaya çalışılan barış ortamında uygun bir tavır takınması yahut takındığı bu olumlu tavrı koruması gerekmektedir. Çünkü nasıl bir diyaloğun içinde ne şekilde acılar yaşadıklarını burada kuracağım iki vasıfsız cümle içinde anlatabilmeye sınırlı bilgim yeterli olmaz; keza memleketin dört bir tarafına yayılmış, şehit ailelerinin acılarını ifade etmeye de. İşte bu tavır, bu yıkıcı tavır; ülkeyi bu yöne sürüklemekten başka hiçbir şeye yaramaz, yaramayacak. Oldukça derin ve anlamlı bir analiz gerektiren sosyolojik bir konunun kenarından geçmiş olabilirim ancak bu, neticede barış dili kullanmanın, farklı toplumsal eğilimlerden bambaşka insanların da bir arada yaşayabileceğine inanmanın ve bu yönde olumlu ve yapıcı adımlar atmanın, savaşmaktan çok daha güzel olduğu gerçeğini değiştirmez.
Tüm bu verileri toplayınca; yani MHP vizyonunun kendi milletinden olmayan insanları ateşe verip yakmak, toplu katliamlarla belli bir kesim insanı yok etmek gibi eğilimlere dönüşmeyeceğini bildiğimiz için ya da öyle olduğunu varsayarak, aslında MHP'nin iktidar olmak gibi, ülke yönetiminde söz sahibi olmak gibi bir hedefinin olmadığını, böyle bir durumla karşı karşıya kalırsa ne yapacağını bilmediğini açıkça anlayabiliyoruz. Sonuçta MHP mevcudiyetini yani milliyetçi savunumlarını, karşısında dayanak bulduğu takdirde yaşatabilir. Kürt toplumuyla sağlanacak bir barış yahut tam tersi, Kürt toplumunun dünya üzerinden silinip gitmesi, MHP'nin varlığını anlamsız bir hale getirecek ve tarihte örneği çoktur; bu düşünce yapısının azalarak yok olmasına neden olacaktır. İşte MHP bunun için vardır: Siyasi gündemin içinde kalmak, herhangi bir geliştirici ve düzeltici fikirler üretmemek, toplumun mevcut düzeninin işlemesi için anlık hamlelere ayak uydurmak. Bugün de yapacağı, bundan başka bir şey olmayacak. AKP ile koalisyona girse de, siyasi krize neden olup erken seçime sebep olsa da; kullanılan diller yumuşamadığı ve olaylara karşı yaklaşımlar değişmediği sürece ileri taşıyabileceği bir dünya görüşü olmayacak.
Yalnızca, AKP düzeninden ve Tayyip Erdoğan diktatörlüğünden kurtulma fırsatını ıskalamış olacağız. Hepsi bu. Küçük bir detay işte.
Tüm bu verileri toplayınca; yani MHP vizyonunun kendi milletinden olmayan insanları ateşe verip yakmak, toplu katliamlarla belli bir kesim insanı yok etmek gibi eğilimlere dönüşmeyeceğini bildiğimiz için ya da öyle olduğunu varsayarak, aslında MHP'nin iktidar olmak gibi, ülke yönetiminde söz sahibi olmak gibi bir hedefinin olmadığını, böyle bir durumla karşı karşıya kalırsa ne yapacağını bilmediğini açıkça anlayabiliyoruz. Sonuçta MHP mevcudiyetini yani milliyetçi savunumlarını, karşısında dayanak bulduğu takdirde yaşatabilir. Kürt toplumuyla sağlanacak bir barış yahut tam tersi, Kürt toplumunun dünya üzerinden silinip gitmesi, MHP'nin varlığını anlamsız bir hale getirecek ve tarihte örneği çoktur; bu düşünce yapısının azalarak yok olmasına neden olacaktır. İşte MHP bunun için vardır: Siyasi gündemin içinde kalmak, herhangi bir geliştirici ve düzeltici fikirler üretmemek, toplumun mevcut düzeninin işlemesi için anlık hamlelere ayak uydurmak. Bugün de yapacağı, bundan başka bir şey olmayacak. AKP ile koalisyona girse de, siyasi krize neden olup erken seçime sebep olsa da; kullanılan diller yumuşamadığı ve olaylara karşı yaklaşımlar değişmediği sürece ileri taşıyabileceği bir dünya görüşü olmayacak.
Yalnızca, AKP düzeninden ve Tayyip Erdoğan diktatörlüğünden kurtulma fırsatını ıskalamış olacağız. Hepsi bu. Küçük bir detay işte.
Subscribe to:
Posts (Atom)


