Jan 6, 2014

Bunun Otomatiği Yok Mu?

Bu coğrafyadaki takım tutma (veya daha yerinde bir tabir kullanmak gerekirse, bir spor kulübünün taraftarı olma) ritüeli çoğu zaman Nick Hornby’nin Arsenal taraftarı olması hikayesinden biraz farklıdır (diğer coğrafyalarda bulunduğum ve konuyla ilgili bir çıkarım yapacak tecrübeye sahip olduğum tam olarak söylenemez). Özünde taşıdığı anlam ve sonrasında ortaya çıkardığı durumlar açısından benzer sonuçlar gösterip aynı amaçlara hizmet ediyor olsa da başlangıç noktası ele alındığında konunun aslında tam olarak öyle olmadığı anlaşılır. Çünkü bizler ve bizim gibilerde, bugün taraftarı olduğumuz takımların sevdasına düşmemizin düne ait bir hatırası, bir ‘an’ı yoktur. “Beşiktaşlı olduğum günü hatırlıyorum da…” diye başlayan bir hikaye çoğu zaman dinleyemezsiniz. Çünkü bizim taraftar olma refleksimiz, hatırlanmaya müsait bir atmosferde ve ortamda gerçekleşmez (Tam tersi olsa bile, gerçek olanı kendimize saklamayı tercih ederiz çoğunlukla. ‘Ezelden beri’nin çekiciliğine saygımız sonsuzdur çünkü.) Bu yüzden babasının (dedesinin veya sevdiği bir başka yakınının) etkisine maruz kalmış çocuklar olarak, aklımızda herhangi bir soru işareti kalmadan, bir yandan da işimize gelmediğinden ötürü taşıdığı samimiyet adına herhangi bir sorgulama yapma gereksinimi de duymadan; dünyaya farklı şartlar altında tekrar gelecek olsak, babamızın (veya diğerlerinin) hangi takıma gönül verdiğini gözetmeksizin yine, şu an taraftarı olduğumuz takımın sevdalısı olacağımıza inanırız. Bu, doğruluğu kanıtlanamaz olsa da samimiyetten oldukça uzak bir düşüncedir (Konuyla alakasız olsa da; bu durum, islamiyeti kabul etmiş bir aile ve dahası böyle bir toplumda dünyaya gelmiş ve yalnızca bu etkenlerle müslüman olmuş bir bireyin, başka bir dini benimsemiş farklı bir dünya ülkesinde hayata gelse yine müslümanlığı tercih edeceği ihtimalini savunması kadar acıklı değildir ve bu örneğe kıyasla son derece masum kalır. Her neyse, bu farklı bir konu.) Bu satırları okurken bir yandan da kendinize ilgili soruyu yönelttiğinizi varsayıyorum. Doğru cevabı lütfen içinizden söyleyin ve kalabalık ortamlarda rolünüzü oynamaya çekinmeden devam edin.

Bizler mensubu olduğumuz düşüncelerin, somut materyallerle yapılandırılmadığını bazen unuturuz. Bazı maddi çıkarımları dolayısıyla taraftarı olduğumuz takımlardan ayrılan oyuncuları hiç düşünmeden “Üç kuruş para için sattı be şu takımı!” diye yerebilir, sözleşmesi biten ve iki takım arasında tercih yapmak zorunda kalan bir oyuncunun neden bizim taraftarı olduğumuz takımı tercih etmediğine bir türlü anlam veremeyebiliriz. Belki bu tepkimizin altında gerçekten mensubu olduğumuz camiaya olan tartışmasız bağlılığımız yatar, belki de söz konusu üç kuruşun bizlerin algısında tam olarak şekillenemeyen bir değere tekabül etmesi gerçeği. Aslında durumun sebebi açıktır: Düşüncelerimizi meydana getiren olguların altında soyut gerçekler barındığından dolayı profesyonel anlamda algılama ve karar verme yeteneğimiz büyük ölçüde körelir. Konuya açılan iki farklı düşünce penceresinin amatör olan tarafında saf tutarız ister istemez. Babasının omuzlarında maç izlemiş çocuklarız çünkü biz. Çünkü biz, taş üstünden giden topa direk, bel hizasından yukarı gidene aut kararı veririz.

Bizler takımımızın sevdasına ne zaman ve ne şekilde düştüysek düşelim yalnızca taraftarızdır ve bu durumdan herhangi bir kazancımız olduğu söylenemez. Bizim için aslolan duygulardır çünkü. Yeri gelir çamura batarız, yeri gelir fiyatının ucuzluğundan dolayı hangi hayvanın etinden yapıldığına dair şüpheye düştüğümüz ekmek arası köftelerle doyururuz karnımızı. Rakip takımın attığından bir adet fazla gol atmamız yeter bize bütün sıkıntıları unutturmaya. Tam tersi durumda, kötü sonuçlanmış bir maçın sonrasında okula/işe gitmenin verdiği sıkıntıyı da bizden daha gerçekçi yaşayana rastlayamazsınız. Bu yüzden bazı zamanlar, oyunun profesyonel parametreleri dikkate alındığında doğru olarak kabul edilmesi gereken davranışların, midemizde garip bir ekşime yarattığı durumlara engel olamayız. Çünkü böyle durumlarda beklentilerimiz ile karşılaştıklarımız örtüşmez. Bu da doğal olarak belli bir hayal kırıklığını meydana getirir. Aslında bu şekilde düşünmememiz gerektiği ortadadır, biz yine de kendimize engel olamaz, böyle düşünürüz. Ne yazık ki içinde bulunduğumuz dünyada futbol başta olmak üzere hemen hemen her spor dalı (Squash de mi?) büyük bir pazara dönüşmüş durumda ve senin ve benim gibilerin mutlu olmasını sağlayacak olan sonuçların meydana gelebilmesi için, bu sonuçları yaratabilecek parçaların kendi açılarından parasal anlamda mutlu olması gereği oyunun ilk kanunu haline gelmiş vaziyette.

Belirtmeliyim ki, bahsi geçen durumun, aşağıda değineceğimden çok daha belirgin başka örnekleri de söz konusudur. Yine de, konunun içeriğine girmeden evvel bir iki kelam ederek, olayları; aslında insanların birbirinden farklı bakış açılarına sahip olmasının, olduğundan daha karmaşık ve zor hale getirdiğine parmak basma ihtiyacı hissettim.

Manuel Fernandes… Bir futbolcunun sezon ortasında transfer olduğu bir takımın çizgisini değiştirebileceğine olan inancım oldukça sınırlıdır (Theofanis Gekas abimizi tenzih ederim.) Elbette futbol dünyasında bunu gerçekleştirebilecek kalite ve yetenekte isimler mevcuttur fakat bu seviyedeki oyuncular zamanlama itibariyle takım değiştirmeye pek elverişli durumda bulunmazlar genellikle. Bu yüzden belli bir seviyenin altında olup, sezonun devre arası diye tabir ettiğimiz yarısında transfer olmuş bir oyuncunun o sezon sonuna kadar gösterdiği kısmen kötü performansı bir nebze göz ardı edebilirim. Bu, şahsi kanaatimdir. Spor camialarının aktif yöneticilerinin birtakım çıkarları doğrultusunda benimle farklı düşüncelerde olmalarını üzülerek de olsa anlayabiliyorum. Durumu iki ayrı pencereden izleyen taraflar olarak beklentilerimiz birbirinden farklı olduğundan, sonuçlara olan tepkilerimiz de aynı olmuyor haliyle.

Günümüze dönmeden önce kısa bir geri dönüş yapıp hafıza tazelemekte fayda var. Fernandes, 2010-2011 sezonunun ortasında Valencia’dan satın alma opsiyonuyla birlikte 6 aylığına kiralık olarak (Hugo Almeida ve Simao Sabrosa ile birlikte) Beşiktaş’a geldiğinde, taraftarın genel olarak beklentisi, hafif çalkantılı ve hedeflenen noktanın gerisinde seyreden sezonun şampiyon olarak bitirilmesiydi. Fakat hatırlayacağınız üzere durum bu şekilde gelişmedi. Devre arasında yaptığı üç önemli transfer ile birlikte sezonun ikinci yarısına 17’de 17 parolasıyla giren Beşiktaş yönetimi, takımın bu periyotta yalnızca 26 puan toplaması sonucu beşincilikte yetinmek zorunda kaldı. Fernandes de sözleşmesindeki satın alma opsiyonu kullanılarak 2.300.000 Euro bonservis bedeliyle, 3 yıllık yeni bir sözleşmeye imza attı. Tabi ki bu durumda bu oyuncuları günah keçisi olarak işaret etmek tamamıyla aptallık, hatta üzerinden hayli zaman geçmiş bir sezon olduğundan dolayı herhangi bir günah keçisi aramak ise an itibariyle oldukça lüzumsuz olur. Zaten maksadım da bu değil. Neyi; kimden ve ne şekilde istediğimizi tam olarak kestiremiyoruz. Ne yazık ki anlık ve hızlı beklentileri olan bir toplumuz. Konuya profesyonel anlamda yaklaşabilsek, aslında temeli kurulmuş ve yarım sezon boyunca bir arada çalışmış bir takıma yapılan ve hemen hemen hepsi kafadan takımın çekirdek kadrosuna yerleşebilecek düzeyde olan isimlerin, herhangi bir hazırlık döneminden (devre arası kampı mı?) geçmeden takıma yapabileceği katkının aslında çok da büyük beklentiler doğurmaması gerektiğini öngörebilmemiz gerekirdi. Neyse, bu hayli eski bir konu zaten.

Bir sonraki sezon, Schuster’den görevi devralan Tayfur’dan görevi devralan Carvalhal (öeh) ile beş haftalık bir kriz yaşasa da; bireysel yeteneklerini bu periyotta son derece güzel sergiledi. Top hakimiyeti, serbest vuruşlardaki teknik becerisi, son derece göze hoş gelen futbolu ve zaman zaman ortaya koyduğu –ve bir sonraki sezon daha da belirginleşecek olan- mücadele yeteneği, kötü sonuçlanmış bir sezonun ardından kendisine prim sağlayabilecek özellikler olarak bir kenara not alındı. Ertesi sezon “Feda” diyen Beşiktaş kulübü, Samet Aybaba’ya teslim etti takımı. Pahalı transferlerden kaçınan, bazı oyuncuların ücretlerinde indirime giden ve oldukça mütevazı bir kadroyla lige başlayan Beşiktaş’ın sahadaki lideri Fernandes oldu. Bu aslında zannedildiğinin aksine Fernandes’in özellikle sorumluluk üstlenmesiyle değil, bir şekilde mevcut kadroda sorumluluğun kendisinde kalmasıyla meydana geldi. Hakkını vermek gerekirse, kısıtlı imkanlarla ve oldukça dar bir rotasyonla mücadele etmek zorunda kalan takımın –bazı maçlardaki komik hatalarını saymazsak- başarılı isimlerinden biriydi Fernandes.


Gerçekten öyle mi yoksa öyle gözükmesini isteyen güçler tarafından bir oyunun içerisine mi çekildi tam olarak bilemesem de basında futbol dışı aktiviteleriyle de sık sık yer alan bir isim oldu Fernandes. Bir kimsenin eğlenmeye ve kendine vakit ayırmaya ne kadar hakkı varsa onun da var elbette. Yalnızca bir sporcu olarak muntazaman bunun dozunu ve şiddetini bizlerden bir adım daha özenle ayarlamalı. Sahada gösterdiği performansı sekteye uğratmadığı sürece –ki kendisinin profesyonellik anlayışının böyle bir olaya izin vereceğini düşünmüyorum- elbette dilediği gibi yaşayabilir. Bunu, burada belirtme gereği duymak bile utanç verici bir durum aslında. Aksine, bunun karamsar bir tablo olarak sergilenmesi ve yaptığı şeylerin bir ayıpmış gibi lanse edilmesi son derece düşündürücü. Ne yazık ki sayı olarak oldukça yüksek bir taraftar kitlesinin ilgi odağında olan bir isim olarak, bu beklentileri yüksek kitlenin büyük bir bölümünün algısında “sorumsuz futbolcu” imajı yaratılma politikası izlenmiş vaziyette. Zihnimizin çarkları da olayları bu şekilde algılamaya müsait bir yönde döndüğünden dolayı, bunu hedefleyenlerin kısmen de olsa amacına ulaştığını söyleyebiliriz. Yaratılan bu algının ucu kim bilir; belki de, üst üste ortaya koyulan başarısız performansların süregeldiği bir periyot sonrası kötü oynanmış bir maç esnasında, sahaya atlayan bir taraftardan tekme/yumruk yeme raddesine kadar gelebiliyor.

Benim adım Manuel Fernandes. Portkezliyim. Son üç yıldır Türkiye’de, Beşiktaş JK’nün futbol takımında oynuyorum. Sözleşmemin son senesindeyim. Şu an ortasında bulunduğumuz sezonun başında kazandığımdan daha iyi şartları sağlayabilecek bir anlaşmayla sözleşmemi uzatabilirdim. Bu takımda ve bu ülkede olmaktan mutluyum. Buna rağmen kulübüm benimle pazarlık yapmayı tercih etti. Nedense kulüp yönetiminin, takımı taşımamı beklediği nokta ve sahada sergilememi gerekli gördüğü performans olabildiğince yukarıda ve Avrupa standartlarında olmasına rağmen, talep ettiğim ücreti ve imkanları bana sağlamaları konusunda beklentilerinin tam tersine biraz kararsızlar. Futbolculuk benim mesleğim ve hayatımı şekillendirmek için kazanacağım paranın kaynağı. Yaz dönemini bu belirsizliklerle ve daha sonraya ertelenmiş konularla geçirdik. Sezon başladı. Takımımıza katılan ve takımı koordine etmesi için görevlendirilen Futbol Direktörümüz Önder Özen ve Teknik Direktörümüz Slaven Bilic ve ekibi son derece başarılı ve güzel insanlar. Takımımız da genç ve yetenekli. Bu enerjiyle ilk dört haftayı dört galibiyetle noktaladık ve ligin en iyi performansını gösteren ekibi olduk. Daha sonra takım olarak bu performansımız geriledi. Talihsiz maçlar oynadık. 17 hafta sonunda geldiğimiz nokta başladığımız gibi kalmadı ne yazık ki. Bu periyotta kendi performansımdan da memnun olduğum söylenemez. Takımıma bir önceki sezon yaptığım katkıyı yapamadım. Çalıştım fakat bir formsuzluk dönemi yaşadım. Bu dönemde teknik direktörümüz bana forma şansı vermeye devam etti yine de. Sözleşme konusunda herhangi bir adım maalesef atamadık. 15. haftada oynadığımız Kasımpaşa maçında, o an tarafını bilmediğim, daha sonra Beşiktaşlı olduğunu ve benden özür dilediğini açıklayan bir şahıs tarafından saldırıya uğradım. Aynı taciz kendisine yapılsa muhtemelen maçı tatil edecek olan karşılaşmanın hakemi bu olaya kayıtsız kaldı ve oyunu devam ettirdi. Ben böylesine tramvatik bir durum sonrasında sahayı terk etmek istedim, tribündeki bazı kişilerle tartıştım, teknik ekibimizin telkinleriyle kalan 15 dakika boyunca sahada kaldım. Bu olay kendimi sorgulamama sebep verdi. Atlatmam son derece zordu. Diğer iki maçta forma giyemedim. 16. haftada oynanan Elazığspor maçı sonrası Futbol Direktörümüz Önder Özen bana yönelik eleştirilerde bulunarak amatör ruhla mücadele eden takım arkadaşlarımı övdü. Daha sonrasında taraftarla aramda bir sorun olmadığını, burada kalmak istediğimi belirten röportajlar verdim. Eğer ısrarımdan vazgeçip kulübün vereceği herhangi bir ücrete razı olmazsam muhtemelen sezon sonunda başka bir takıma gideceğim. Sezonun ilk yarısındaki kötü performansımın sebebini istediğim parayı alamadığıma yoran bazı taraftarlar ikinci yarıda gösterebileceğim muhtemel iyi performansı kendime yüksek ücretli bir kontrat imzalayabileceğim bir takım bulacağıma olan inancıma bağlayacaklar. Sonuçta ben futbolcuyum, bu benim işim. Henüz iki yaşında babamın omuzlarında Dolmabahçe’de “Metin Ali Feyyaz koysun…” diye tezahürat yapmadım. Öyle olsaydı paranın lafı elbette olmazdı.


Ben Ahmet veya Mehmet veya Hasan, Hüseyin… Beşiktaşlıyım. Kendimi bildim bileli. Aşırı fanatizm seviyesinde olmasa da güzel bir taraftarlığı olan ve futbol maçlarını hem keyifli bir hafta sonu aktivitesi hem de içgüdüsel olarak tuttuğu takımın yanında olma duygusuyla örtüştüren babamla birlikte kendimi bilmezden beri maçlara gider, takımımı yakından takip ederim. Üzülürüm, sevinirim. Feyyaz Fenerbahçe’ye gittiğinde tam olarak idrak edememiştim belki durumu ama Tümer’in Fenerbahçe’ye gittikten sonra İnönü’ye geldiği ilk maçta sahaya çıktığı anda “Nerde tezkere…” diye avazı çıktığı kadar bağıranlardan birisi bendim. Tıpkı gitmeden önceki son Fenerbahçe maçında kapalının önünde karşılıklı tezahürat yaptığı ve kendisine “Adamsın adam” övgülerinde bulunan taraftarlardan biri olduğum gibi.

Bu konuda muhtemelen en büyük hata yaratılan sistemin uygun göreceği kararlılıkta davranamamak oldu. Yani Fernandes konusu sezon başında çoktan çözülmüş olmalıydı. “Takımımızda sana ihtiyacımız var ve ödeyebileceğimiz para bu, bu şartlarda bizimle daha uzun yıllar çalışır mısın?” sorusuna Fernandes cephesinden gelecek olumsuz yanıt sonrası, ya sezon başlamadan başka bir kulübe satılacaktı ya da mevcut sözleşmesi bitene kadar herhangi bir pazarlık veya anlaşma girişimleri yapılmayacaktı. Bu belirsiz durum, Önder Özen ile birlikte yaratılmaya çalışılan yapılanmanın tam olarak kapsamadığı bir vaziyette vuku buldu. Bugün Fernandes hala sözleşmesi sezon sonunda bitecek bir oyuncu konumunda ve bu satırlarda kendisiyle aynı konumda olan Almeida’dan bahsetmiyorsak bunun sebebi, Fernandes’in sahada ortaya koyduğu/koyamadığı performansıdır. Sezonun ilk yarısında geçtiğimiz sezonki performansını devam ettirebilmiş olsaydı belki dilediği parayı çoktan alacaktı, belki de sezon sonunda dilediği paraları kazanabileceği başka bir kulübe gidecekti. En azından sözleşmesini kapsayan bu sezonun sonuna kadar Beşiktaş kulübü kendisine ödemek zorunda olduğu paranın karşılığını almış olacaktı. Fakat durum tam tersi olunca, yani oynadığı oyun neredeyse vasat bile değilken, ne kulüp kendisine tam olarak güvenebiliyor, ne taraftar, ne de kendisi bu performansı sonrası yüksek bedelli kontratlar imzalayabileceği bir kulüp bulacağına inanıyor. Üstelik Kasımpaşa maçında yaşanan üzücü olayın (ki olayın münferit bir olay olduğuna inancım neredeyse sıfırdır ve benim için İstanbul’a şehir dışından gelirkenki ‘Neredeyse geldik’ noktası Gebze’dir) kafaları daha fazla karıştırdığı da ortadadır.

Farklı bakış açılarına sahip kişilerin beklentileri de birbirinden farklı oluyor işte. Her futbolcudan bir Pascal Nouma olmasını bekleyemezsiniz. Eğer oluyorsa bu, profesyonel yapılanmanın dışında kendisini etkileyen olağan dışı amatör bir dürtünün sonucu gerçekleşmiştir. Gelecek sezon Westfalen’de Lewandowski’yi ıslıklamayacak bir Borussia Dortmund taraftarı görülemeyecek olmasının sebebi de budur. Çünkü o tribünde oturan adamın çözümleyebileceği kavramlar içerisinde, bir oyuncunun Borussia Dortmund’tan vazgeçmesine sebep olabilecek şartların ne olduğu bulunmayacak. Günümüz futbol dünyasının sahip olduğu gerçekler neticesinde nasıl ki Fernandes, olayı bir taraftar profiliyle düşünemeyecek ve bu pencereden bir karar veremeyecekse, çoğu taraftar da alınacak profesyonel kararların taşıdığı samimiyeti bir türlü çözemeyecek ve tepkileri bu doğrultuda olacak (Örneğin başka bir Süper Lig takımına gitse, gelecek sezon Beşiktaş taraftarı tarafından ıslıklanacak.) Bunun aksini başaranlar, yani olayı profesyonel olgularıyla özümseyebilmiş olanlar, gerçeğin çıplaklığı karşısında sessizliğini koruyacak ve çaresizliğini elbette yaşayacaktır ama küçük bir burukluk her daim kendine bir şekilde yer bulacaktır. Bu sezon Mario Götze, Westfalen’de Dortmund’a karşı Bayern Münih formasıyla gol attığında ihanete uğramış gibi hissetmeyen bir tane Dortmund’lu sizce var mıydı? Götze istediği kadar ellerini kaldırıp, attığı gole sevinmesin. Bence yoktu.

Mar 16, 2012

Beşiktaş Neye Kaybetti?

Beşiktaş neye, nelere, neden kaybetti diye sormadan, 'Beşiktaş Kaybetti Mi?'nin cevabını vermeliyiz öncelikle. Ve evet, Beşiktaş futbol takımı bu sezon kaybetti. Normal sezonun bitimine 4 hafta (ki sıralamada daha yukarıda olan takımların biribirleriyle olan maçları ve Beşiktaş'a göre nispeten daha zorlu bir fikstüre sahip olmaları gerçeği mevcut farkın azalmasını ve play-off'ta elde edilecek olan şansın daha da artmasını sağlayabilme ihtimali olsa bile) ve üzerine oynanacak olan play-off maçları da olmasına rağmen, evet kaybetti. Bunun cevabını şimdi verebilmemizin sebebi, son çırpınışlarla tutunabildiği Uefa Avrupa Ligi macerasının da son bulması aslında, yoksa senaryo çok önceleri belli etmişti kendini. Elbette yoluna devam ettiği Türkiye Kupası'nı kazanabilir mi Beşiktaş? Pek tabii kazanabilir, ki bu da bir başarı mıdır? Elbette bir başarıdır, hatta çoğu zaman kazananlarına hak ettiği değerin verilmediğine inandığım bir başarıdır. Ama sezon sonunu Beşiktaş Türkiye Kupası'nı kazanmış bir şekilde bitirse bile sezon başında koyulan hedeflerle karşılaştırıldığında taraftarı ve camia dahilinde başka kimseleri pek tatmin edecek bir sonuç olmayacaktır bu (şahsi fikrim o kulvarda da önünün pek parlak olmadığı yönünde ama yine de aksi bir durum kimseyi şaşırtmaz). En fazla Carlos Carvalhal "Avrupa'da kulüp tarihinin en iyi ikinci derecesini elde ettik, ligde en iyi üç takımdan biri olduk, kupayı da kazandık, gayet başarılıyız, oyuncularımın performansından memnunum" diyerek, gönlü rahat ve huzur dolu bir şekilde yaz tatili planları yapmaya koyulur, hepsi bu.


Peki Beşiktaş'ı tatmin edecek olan neydi? Geçtiğimiz sezondan devam eden ve yaz aylarındaki takviyelerle 'kağıt üzerinde' daha da kaliteli bir hale gelen muazzam bir kadro mevcuttu. Hatta muhtemel rakiplerinden Galatasaray'ın çok kötü geçen bir sezonun ardından yeni kurulmuş ve ilk sezondan gelmeyecek olan bir şampiyonlukta bile taraftarlarının anlayışla karşılayabileceği bir ortamı, Fenerbahçe'nin şike muhabbetlerinin peşisıra gelen tutuklamalarla karışan halleri ile Lugano, Emenike olayları ve Trabzonspor'un önceki sezon ligi son haftaya kadar götürmelerini sağlayan önemli oyuncularından bir kaçını kaybetmiş bir kadrosu mevcuttu. Her ne kadar Beşiktaş da teknik direktörünü kaybederek, mecburi bir plan değişikliğine gitmek zorunda kalsa da, doğruyu söylemek gerekirse, Trabzonspor ile birlikte öne çıkan iki takımdan biriydi sezon başlamadan önce hatta bir adım önde olduğunu da söyleyebiliriz. Böyle bir durumda koyulan hedefler belki üç kulvarda da zirveye ulaşmaktı ama lig şampiyonu olmanın yanına bir de avrupada yarı final görebilmek, Türkiye Kupasını kazanamasa bile, Beşiktaş için başarılı sonlandırılmış bir sezon olacaktı. Bunlar Beşiktaş'ı ve Beşiktaşlıları gayet tatmin edecekti ve açıkçası imkansız olmayan, doğru tavır ve hamlelerle son derece mümkün sonuçlardı. Peki elde kalan resimde mevcut olanlar neler? Beşiktaş'ın play-off muhabbetine rağmen ligi iyi bir yerde bitiremeyeceği aşikar, avrupa macerası uzatmalı da olsa son bulmuş durumda ve son bir umut kazanılması halinde kimseyi tatmin etmeyecek olmasına rağmen henüz ciddi bir rakiple karşılaşılmamış kupa macerası (bu arada kimse çıkıp, play-off sonrası Şampiyonlar Ligi bileti almanın başarı olduğunu filan söylemesin, yakışık almaz çünkü). Peki neden kaybetti Beşiktaş, nelere kaybetti?


Öncelikle beklenmedik bir durumla kaybettikleri ve dönüşü de beklediklerinden uzun süren bir Tayfur Havutçu meselesi vardı başlarda. Geçici olarak çözebilmek ve takımın başıboş kalmaması adına Carlos Carvalhal getirildi kulübeye. Belki Carvalhal geçmişi ve kariyeri pek parlak bir hoca değildi ama o günlerde bulunması mümkün alternatiflerde bol değildi aslına bakarsanız, biraz da mecbur kalındı gibi, Mendes'in eline bakıldı daha doğrusu. Tayfur'un dönmesi beklenenden daha uzun sürdü ve nasıl bir tesadüftür ki dönüşü takımın üst üste galibiyetler aldığı ve iyi form grafiği yakaladığı döneme denk geldiğinden dolayı Carlos'u takımın başından alıp yerine Tayfur'u koymak mümkün olmadı. Zaten öyle bir hamle ne kadar sağlıklı olurdu, tartışılır. Carlos Carvalhal son derece sempatik ve gerek taraftarların gerekse medyanın kanının ısındığı bir isim olsa da teknik açıdan yeterli olmadığı ortada. Maçlardan önce ve ya maç içinde, hatta maç dışında yapdığı/yapamadığı hamleler, kullandığı/kullanamadığı yöntemler, uygulayıp/uygulayamadığı stratejiler açısından son derece etkisiz kaldı. Takımı ve camiayı sonuna kadar benimsediğine, kendini tamamen Beşiktaş'a ait hissettiğine -ki aidiyet duygusu herhangi bir konuda başarılı olabilmenin önemli bir adımıdır- kesinlikle inanıyorum, samimiyetinden şüphe duyan da yoktur sanırım ama dediğim gibi bir takımın başında olmak ve doğru adımlar atabilmek sempatiklikten ziyade teknik verimlilikle daha mümkün.

Hem liglerin geç başlaması hem de ligin sonuna play-off oyunu eklenmesi neticesinde, eskilere göre daha geç başlayıp daha çok maç oynanacak olan bir sezonda üstelik Avrupa Ligi ve Ziraat Türkiye Kupası maceraları da mevcutken, sıkıştırılmış fikstürlerle çıkılan maçlar, takımın rakiplere karşı hazırlanma sürecini kısaltırken, oyuncuların fiziksel yorgunluklarının yanına bir de seyahatlerle doğru orantılı olarak artan zihinsel yorgunluklarla bir kat daha zorlu bir hal aldı. Kabul edelim, iki maçın arasına bulunan iki günün birinde seyahat edip, sadece maçtan önceki gün taktik antrenmanı yapıp maçlara çıkmak, hiç de kolay değil. Hangi ara rakibi analiz edeceksin, kafanda rakibe karşı strateji belirleyip, bunu oyuncularına aktaracaksın, ne zaman, hangi boşlukta? Bırakalım o 'İngilizler de öyle oynuyor' saçmalığını, iki haftada bir haftaiçi maçı oynamak ile 14 günde 5 maç yapmak arasında dağlar kadar fark var ki Sir Alex Ferguson'un bile Old Trafford'daki Athletic Bilbao maçından sonra bulunduğu sersezişlerden haberdarsınızdır. Bu sıkışık maç trafiği neticesinde puan kaybetti mi bu sezon Beşiktaş, kesinlikle kaybetti. En basit örneği bir kaç hafta önceki Galatasaray maçı aslında ki başka örnekler de mevcut. Benzer bir durum yaşayan Trabzonspor'un avrupa macerası sonlandıktan sonra lig maçlarında saha içindeki değişen performansı da bu durumun ne kadar etkileyici bir konu olduğunu gayet net bir biçimde ortaya koyuyuor aslında. Alınan sonuçlardan bahsetmiyorum, ortada oynanan oyun, mücadele ve rakiplere karşı hazır ve bilinçli bir şekilde hamle yapabilme durumu benim altını çizdiğim. Eğer izlediyseniz, zaten anlamışsınızdır demek istediğimi.


Sıkışık maç trafiğinin sebebiyet olduğu bir başka durum ise, yaşanan sakatlıklar. Fikstürü ve sakatlıkları yanyana koyduğunuzda iki tane durum ortaya çıkıyor. Birincisi üst üste çıkılan mücadeleler ve haliyle zorlamalar neticesinde artan sakatlanma riski, ikincisi oyuncusunu kaybeden ve avrupa seyri devam eden bir takımın yoğun maç trafiğinde o oyuncudan faydalanamadığı maç sayısnının rakiplerine göre neredeyse iki katına çıkması. Zaten geçtiğimiz sezonun ortasında takımın en formda ismi Ersan Gülüm'ü sezon sonuna dek kaybeden Beşiktaş, temmuzdaki hazırlık kampında aynı oyuncunun yine aynı dizinden sakatlanması sonucu bir şok daha yaşamış, üstelik büyük umutlarla Manchester United'dan kiralanan genç yıldız Bebe'nin de sezon başlamadan sakatlanıp aylarca oynayamayacak olmasıyla bir darbe daha almıştı. Ayrıca yaşanan Guti krizinin sözleşmenin fesh edilmesiyle son bulması, bu oyuncudan beklenen katkının ortadan kalkması demekti. Sezon içerisinde zaman zaman kısalı uzunlu, ciddi ve ya değil Quaresma, Almeida, Aurelio, Hilbert, Tanju, İsmail, Simao, Necip ve belki de şu an aklıma gelmeyen başka oyuncuların da yaşadığı sakatlıklarla, doğru rotasyonu ve beklenen kadro derinliğini bir türlü sağlayamadı Beşiktaş. Diğerlerini ayrı tutuyorum ama Roberto Hilbert'in yaşadığı sakatlık ve takımdan ayrı kalması, Beşiktaş'ın gerilemesine ve düşüşe geçmesine birinci derecede etki etti açıkçası. Ne acıdır ki, tamamen zorlamayla ve gerekli dinginlik sağlanamadığında meydana gelecek bir kas yırtılmasıydı yaşadığı. 15 maçlık yenilmezlik serisinin bozulduğu ve peşisıra oynanan kötü oyun ve alınan istenmeyen sonuçların Hilbert'in takımdan uzak kalıp, o Lig Tv spikerlerinin bahsetmekten pek hoşlandığı "Beşiktaş'ın savunma dörtüsü"nün bozulduğu zamana tekabül ettiğini görüyoruz. Ekrem Dağ'ın biribirinin fotokopisi niteliğinde yaptığı kademe hataları, bu hataların neticesinde gelen goller, zaten yoğun fikstür temposu ve yaşanan sakatlıklar yüzünden eksik kadroyla çıkılan ve ucu ucuna götürülen maçlar bir noktada çevrilemeyecek hale gelince Beşiktaş'ta işler tersine dönmeye başladı. Bir de kritik maçlar öncesi sorumsuzca ve düşüncesizce kart cezaları alan 'yıldız' oyuncular eklenince bu duruma, teknir direktör etkisi de tam anlamıyla verim gösteremiyorken, sezon başında şampiyonluk planları yapan Beşiktaş birden bire zirveden uzaklaşıp, hızla düşüşe geçti.

Bu zamanlarda Beşiktaş tribünleri, hatta o adına methiyeler düzmekten çekinmeyeceğimiz Beşiktaş tribünleri bile kazanamadı, onlar da kaybetti. Benim hatırladığım 3 belki de daha fazla seyircisiz bırakmalar, sayısız para cezaları vs. Elbette takım iyi gitmiyorken bir tepki gösterilip, yer yer isyan etme durumları olacaktır, olmalıdır, normal olanı da budur ama bilinçsiz ve gereksiz hırçınlıklar, devreye girip takımı ayağa kaldırmaları gereken anda takımı daha da dibe itmeleri, onlara da hiç yakışmadı.

Balık baştan kokar ama. Yönetim zaafiyeti zaten uzun zamandır aşikar Beşiktaş'ta. Hayır işin maddi boyutuna dair hiçbir şey söylemeyeceğim, borçlar filan, o zaten ayrı bir inceleme konusu. Bir menajerin eline bakıp onun tavsiyeleriyle transfer yapmak filan, saçma sapan işler. Modern futbol dünyasında asla yeri olmayan alışveriş diyalogları bunlar. Edu gibi, Sidnei gibi hangi şartlar altında futbola başladığını anlayamayacağınız tipte futbolcular, milyon eurolar ödeyip sezon boyunca toplam 90 dakika oynamayan adamlar almak. Dünyaca tanınmış yıldız oyuncu getirip, bir anlığına Beşiktaş adını sağa sola duyurmak da kulüp adına herhangi bir olumlu sonuç doğuran bir hamle değil ne yazık ki. Getirdiğin oyuncudan alabildiğin verimdir önemli olan. Doğrusu, sezon sonunda elde ettiğin başarıdır. Guti ve ya Quaresma, hatta ve hatta Allen Iverson'ı transfer etmek belki Beşiktaş'ın adına yakışacak hamlelerdir ama fayda göstermeyip takımı bulunduğundan daha ileri götüremeyecek bu isimler hiç bir zaman 'doğru transfer' olamazlar, olsa olsa 'doğru reklam stratejisi' olur ki bu da öncelikli konu değil. Dediğim gibi, öncelikli olan başarıdır. 100. Yılda şampiyon olan Beşiktaş kadrosunu hatırlayalım. O takımın en büyük yıldızı Sergen Yalçın'dı belki de, bir de sağlıklı kalabildiği ölçüde İlhan Mansız. Yabancılar içinde adını reklam kampanyalarında kullanabileceğiniz ama otuzunu bir hayli geçmiş Zago, Giunti ve Cordoba dışında -ki bunlar da gayet mütevazi oyuncular- bir başka oyuncu yoktu. Bu oyuncular 'dünya yıldızı' değildi belki ama sahaya çıkıp oynamaya başladıklarında, Beşiktaş'ı zirveye taşıma peşindelerdi, kendilerini değil. Öncelikli olan Beşiktaş'tır her zaman, öyle olmalıdır. Şu lafları ettiğim sıralarda bir yönetimi bile yok Beşiktaş'ın aslında. Bir nevi kaçıp gitmiş bir eski başkan, yönetim, başıboş kalmış bir takım... Sonra Beşiktaşlılık duruşu, kimliği... Bu takım nasıl bu hale geldi sorgusu... Beşiktaş bu sezonu kaybetti. Belki lig ve kupa devam ediyor olabilir, ama kabul edelim, öyle ve ya böyle, Beşiktaş bu sezonu kaybetti. Hem de rakiplere değil, kendine kaybetti. Umarım bu durumun farkına varması gereken kişiler bir an önce olayların farkına varıp kalıcı çözümler üretebilir. Aksi halde aydınlık bir gelecekten söz etmek mümkün değil.

Mar 13, 2012

Koraç Kupası

Kupa, Koraç Kupası. Belki teşkil ettiği önem açısından dönemin üçüncü sıradaki turnuvasıydı fakat o yıla has bir durum mu tam emin değilim, ama üzerindeki Avrupa Şampiyonlar Kupası ve Kupa Galipleri Kupası'dan çok daha büyük bir heyecana sahne olmuş, kalite açısından bir hayli yüksek seviyede geçmiş bir turnuva olmuştu. Yıl, 1996... Mart 13. Rakip, sonraları daha da yakından tanıyacağımız Bogdan Tanjevic'in koçluğunu yaptığı, Ferdinando Gentile, Rolando Blackman, Dejan Bodiroga ve Gregor Fucka gibi şimdilerde 'efsane' diye zikrettiğimiz oyunculardan kurulu Stefanel Milano. Ki İtalyan takımlarının en formda, liglerinin de zirve zamanları. Efes Pilsen ise kenarda Aydın Örs'ün, parkede Petar Naumoski'nin önderliğinde rahmetli Conrad McRea'li, Tamer Oyguç'lu, Ufuk Sarıca'lı efsane kadrosuyla. İlk maçta İstanbul'da elde edilen 76-68'lik galibiyetin avantajı, Naumoski'nin 31 sayısı, maçın sonunda Fucka'nın koluna inen baltalar, bir sayının bile değeri... Yer, Milano... Bu kez skor 77-70 Stefanel lehine... Murathanoğlu'nun dediği gibi, tam bir matematik problemi. O psikolojiyle, sayılar kendi değerinde değil haliyle. Ama her şeye rağmen İtalyanlara "Yetmiyor, yetmiyor, yetmiyor..." Murat Evliyaoğlu'nun saçma sapan üçlükleri, son anlardaki serbest atışlar, Gentile'nin attığını vurduğu şutlar ve 'Kupa Bizim' nidaları... Türkiye spor tarihinde ilk büyük başarı. Tam 16 yıl öncesi.

O zamanlar ilkokul dönemimdi ve daha ziyade futbol peşindeydim, diğer çocuklar gibi. Babam da gerçi hiç bir zaman net ve tamamıyle bir basketbol izleyicisi olmamıştır ama tesadüf olsa gerek, yakından ilgilendiği ve "Olsun, basketbol daha heyecanlıdır, bakma sen" diye yargıda bulunduğu, maçların hiç birini kaçırmadığı bir zamandı. Bu son maçın da diğerleri gibi haftaiçi oynanıyor olması belki uyku saatimle çakışıyordu ama muhtemelen baba savunmasıyla çözmüştük onu da, anne hücumlarına karşı. Tam hatırlamıyorum aslında, erken miydi yoksa? Ama hatırladığım bir şey var... O zamana dek hep bıyıklarla olan kötü bağlantıları nedeniyle uzaklaştırıldığım ve tadını hayli merak ettiğim Türk Kahvesi'ni, annemin insiyatifiyle ilk kez içmiştim. Maçın heyecanı içerisinde Naumoski diye haykırıp havalara sıçrarken, bir yandan da özenle kahve fincanını kolluyordum. Sonraları pek içmedim, uzunca yıllar hatta, sevmem de zaten hala, ya da aramam diyeyim. Belki de içtiğim ve ya içeceğim hiç bir kahvenin tadının o akşamkine yaklaşamayacak olmasından dolayıdır bu durum, kim bilir. O akşam kahvenin içinde biraz bira vardı, ellerde kupa, gözlerde mutluluk. Herkes birbirini kucaklamış, çığlıklar atıyordu. Ben babamın sırtında, bir elim havayı yumruklarken, annem ayağa kalkmış ellerini birbirine vuruyor, bir yandan da "Aferin" diyordu, "Helal olsun". 13 Mart'tı. Tam 16 yıl öncesi.

https://www.youtube.com/watch?v=fUH8imq8nHg

Feb 18, 2012

L'equip Petit

Yaklaşık bir hafta kadar önce sevgili Okay Karacan'ın "Tutkumuz Futbol" isimli programında karşılaştım Margatania FC ile. Tamamı 7 yaşın altında sevimli miniklerden oluşan Margatania takımı adına çekilen bir kısa belgesel, sezon boyunca kalelerinde 271 gol gören ve ancak ligin son maçında 1 gol atabilen küçük kahramanların hikayesini anlatıyor. "Gol atmamız çok da önemli değil, çünkü eğleniyoruz. Biz de büyüyünce gol atarız" diyor Pol.

https://www.youtube.com/watch?v=3y0Hel0vHBM