Jan 29, 2021

Bazı Günahlar

 "Bazı Günahlar" ismini verdiğim ikinci öykü kitabım yayımlandı, artık okuyucusuna emanet.


“Bir zamanlar gökkuşağı gibi parlarken gökyüzünde, panayırlar kurulurken suratınızın orta yerine ve insanların kalbini yangın yerine dönüştürüverirken küçük bir öpüşünüz; gün gelir, münasebetsiz bir yabancı olursunuz, köy bakkallarında satılan ucuz mumlar gibi erir, eriyen mumların aydınlatmayı beceremediği duvarlarda kendi unutuluşunuzun başrolünde oynarsınız. Bir kılıç saplanır göğsünüze, Orhun Yazıtlarını tersten okursunuz. Haritada bulmak ne zordur Moğolistan’ı sonra.”

Zamanın sonradan somutlaştırılmış yarı gerçekliğini bükmekten çekinmiyor Fırat Demir bir kez daha; geçmiş zamanın artık şimdi değiline korkusuzca başkaldırırken, şimdiki zamanın çoktan geçip gitmişliğine ise çaresizce boyun eğiyor… Anlamlı bir zamansızlığa erişemeden, anlamsız bir zamanda geziniyor kelimeleri… Kendi unutuluşunun başrolünde oynayan normal insanların seslenişleri dokunuyor kalemine. Turuncu bir yaz gününde Allah’a sövmeye korkan çocuklar, Magirus’un radyosunda çalan cızırtısız türküler, alçıya alınamayan kalp kırıkları, Rage Against The Machine dinlerken kulağına isyan kaçanlar… İntihar edenlere üzülmemek bir tercih midir peki? Hayata tutkuyla bağlanan birisi, hüzünle terbiye edilmeyi göze almalı mıdır yoksa? Hepsinden öte, Fırat Demir’in, Hz. İsa’ya meydan okuma cesareti olmayan anti kahramanları, önce kendilerine çekiyor fırçayı aslında: “Gelmeyen devrimin vebali, devrimi düşleyip de düzene ayak uyduranların boynunadır.”

Künye

Yazar: Fırat Demir

Adı: Bazı Günahlar

Yayınevi: Kanguru Yayınları

Basımı: Ocak 2021

ISBN: 978-605-175-298-3

Sertifika No: 16840

Genel Yayın Yönetmeni: Aydın Şimşek

Editör: Kevser Ruhi

Dizgi: Nurgül Gökmen

Sayfa Sayısı: 128

Fiyat: 23 TL

Medya Cinsi: Ciltsiz

Hamur Tipi: 2. Hamur

Baskı: Bil Ofset

Apr 30, 2018

Parşömen Fanzin Söyleşisi

Sevgili Onur Çalı, kıymetli fanzini Parşömen'de "Ah Müjgan Gibi"yi konuk etti. Samimi sorulara sahici cevaplar vermeye çalıştım. Okumak için buyurunuz: Parşömen Fanzin, İlk Göz Ağrısı söyleşisi...

Oct 4, 2017

Ah Müjgân Gibi

"Ah Müjgân Gibi" ismini verdiğim ilk öykü kitabım çıktı, duyurmak boynumun borcu.


Sarılır diye korktu, sarılır da kalbi bir mum gibi erir diye. Gece olunca yıldızlarla, sabah olunca güneşle konuşuyordu. “Kış olsa da yağmur olup yağsa avuçlarımın içine.” Belki sarhoş olurdu. Açıksız denizlerin en mavisinde, bucaksız kasabaların en ücrasında kaybolurdu. Uçağa binme telaşı ve endişesi bu yüzden: “Pır pır.” Elimden tutun, ben uçamam yerden yüksekte. Eylül’e baktı, avuçlarının arasında terleyen ellerini yüzünde gezdirdi. Şu küçük ellerin, sanki yüzlerce sayfalık bir romanın tek cümlelik özeti. Yaklaşan uyku vakitlerindeki pembe yanaklar gibi, yumuşacık. Zamansızca yutkundu. Titredi. Sesi, olduğundan daha kısık çıktı: “Öpebilir miyim seni?” Tam zamanı. “BUFFFF!” Ani bir darbeyle kapı kırıldı, eli tüfekli yeniçeriler doluştular içeri. Öpemedi. Öpseydi, elektrikler kesilirdi muhakkak. “Alın bunu!” diye haykırdı padişah. Aldı eli kemikli bir yeniçeri. Almamak olmazdı. “İstiklal Marşı’nın” dedi, “on kıtasını da biliyorum.” Padişah ata binip gitmişti çoktan. İşe yaramadı. Haykırdı yine arkasından: “Bırakın! Bırakın beni!”

Netameli düşlerin içinden sesleniyor Fırat Demir okuyucuya, peygamberliğini ilan edenlere bıyık altından gülerek bakmayı da ihmal etmiyor. Özgün bir dil yaratmış, sözcüklerin arasında korkusuzca dolaşıyor. Marilyn’in diplerinden ıslanmış sarı saçları, duvarda Petar Naumoski posterleri, adı konmamış lahana bebekler, Amerika’ya giden şeytan uçurtmaları… Hayata teğet geçtiği için kaçan dünyanın manzarasını izlemekle yetinenlerin hikâyesini anlatıyor, Behiye Aksoy dinlerken ağlayanların, burun farkıyla kapitalizme boyun eğenlerin, neredeyse kazanacak olmalarına rağmen aslında çoktan kaybetmişlerin hikâyesini...

KÜNYE:
Yazar: Fırat Demir
Adı: Ah Müjgân Gibi
Yayınevi: Kanguru Yayınları
Basım: Eylül 2017
ISBN: 978-605-175-137-5
Sertifika No: 16840
Genel Yayın Yönetmeni: Aydın Şimşek
Editör: Kevser Ruhi
Dizgi: Nurgül Gökmen
Kapak Tasarımı: Gül Ergün
Sayfa Sayısı: 160
Fiyat: 16 TL
Medya Cinsi: Ciltsiz
Hamur Tipi: 2. Hamur
Baskı: Bil Ofset

Dec 12, 2015

Bütün Maçlar Golsüz Başlar

Amatör lig takımlarından Calais’nin, Fransa Kupası’nda finale yükseldiği 2000 senesindeki unutulmaz macerası, sonunda kupayı kazanamamış olsalar bile en güzel peri masalı hikayelerinden birine dönüşmüştür, bilenler bilir. Özellikle bizim gibi bir ucundan sokak kültürünü tatmış, hayatının en büyük sınavlarını bir üst mahalleyle çıktığı maçlarda vermiş çocuklar ve öbür ucundan da sanal menajerlik oyunlarıyla hep o hayalini kurduğu masalsı kariyerin mücadelesini üçüncü liglerden başlayıp şampiyonlar ligine kadar sürdürmüş adamlar için, böylesi gerçekçi başarıların ve sürprizlerin bambaşka bir tadı, tarifsiz bir büyüsü vardır. Film olsa gözyaşlarıyla izleyeceğimiz, kitap olsa döne döne okuyacağımız bir senaryonun gerçeğe dönüşmüş hali, muhakkak ki unutulmaz olur her zaman. Bu yüzden o yıl kupayı kazanan Nantes’dan dana önce hatırlanır ve anlatılır Calais’nin hikayesi.

Elbette çok değildir bu gibi hatıralar, nadiren gerçekleşir doğası gereği, kolay olmadığı tartışılmaz bile. Belki on yıllarda birkaç kez yaşanır, belki de böylesine unutulmaz oluşları bu seyrekliğinden ve zorluğundan kaynaklanır. Teşbihte hata olmaz elbet; denir ya, umut fakirin ekmeğidir diye, futbolu kalbinin iyi tarafıyla seyreden güzel insanlar için, umudun gerçeğe dönüşmesidir küçük olanın büyüğü, zayıf olanın güçlüyü ve hatta güçlüleri alt etmesi, edebilmesi, beklenmedik bir başarı kazanması. Genelde tam tersi olur çünkü, heyecanı ve güzelliği bu yüzdendir. Hep en iyiler kazanırsa hayatta, ne keyfi kalır ki yaşamanın?

Lig gibi uzun maratona yayılan mücadelelerde, rakiplerine göre küçük olanın, bütçesi kısıtlı ve imkanları az olanın yani, sürdürülebilir bir başarı kazanması zordur. Sistemli bir organizasyona ihtiyaç vardır kalıcı ve esaslı başarılar elde edebilmek için. Küçük takımlar işte bu yüzden anlık heyecana, kısa vadeli başarıya, oyun içi günlük değişkenlere ihtiyaç duyarlar; haliyle 34 veya 38 haftalık bir yarıştan galip çıkmak çok mümkün değildir onlar için; az kazanırlar, isimleri daha az duyulur ama işler yolunda gittiği zaman da unutulmazlar. Üç sezon önce FA Cup’ı kaldıran takım, aynı zamanda uzun lig maratonunun üstesinden gelemeyip bir alt lige düşen Wigan Athletic değil de Manchester City olsa, ertesi gün unutulur gider, olağan bir spor haberi olarak kalırdı hafızalarda en fazla, şimdi lafı açıldığında anlatılan bir hikayeye dönüştü işte, fena mı? Ya da ligin köklü kulüplerinden biri olmasına rağmen Bursaspor'un şampiyon olması gibi; hakkında çekilmiş belgesellerle, yazılmış öykülerle resmedildi defalarca, hala kahramanları bulundu mu anlattırılan bir hikaye olarak kaldı takvim yapraklarında, ezbere biliyoruz. Masada güçlü olanlar, istisnalar dışında kazanan tarafta olur hep; yahut kazananlar hep masada güçlü olanlardan çıkar, diyelim. Çünkü masada güçlü olanlar sahada da güçlüdür, modern oyunun doğası gereği.

Calais ve Wigan örneklerinde olduğu gibi, tek maçlı eleminasyon usulü kupa organizasyonları, hem büyük küçük gözetmeksizin tüm takımları aynı havuzda toplaması ve olası bir sürprize müsait olması bakımından, uzun soluklu lig yarışlarından farklı bir tada sahiptir kısaca. Kazananı yalnızca doksan dakikada, yani tek bir maçta neticelenecek bir mücadele, futbol gibi anlık şartlara ve değişkenlere bağlı bir sporda her türlü sonucu olası kılmaya müsaittir. Formül basittir, bütün maçlar golsüz başlar ve top yuvarlaktır; devamı sonra gelir. Başlangıçta kim olduğunuzun, gücünüzün ne olduğunun önemi yoktur.

Biz ise, kupa müsabakalarını geride kalan on yıldır lig usulü oynuyoruz ülkemizde. Hem de ilk birkaç turda küçük takımları birbirine çarptırıp temizleyerek, sonra işin içine babaları katıp gruplara ayırarak. Zaten kazanma şansı düşük olan takımların önünü kapatmaktan başka bir işe yaramayan tuhaf bir sistem, güçlüyü daha güçlü, zayıfı daha umutsuz kılan amaçsız bir fikstür sıkışıklığı. Hani, Kahraman Bakkal Abla’nın çırağı Şeref “Önemli insanların kavgasının arasında ezilen çok fena önemsiz insanlarız biz” diyor ya, biraz onun gibi. Kabul, belki tek maç üzerinden oynandığı zaman sürpriz kupa şampiyonları, beklenmedik performansla üst turlara yükselmiş küçük bütçeli ilçe takımları çıkmadı yakın zamanda; yine büyükler kazandı, yine zenginler galip geldi ama hiç olmazsa bunun olabileceği umudu, acaba kazanabilir miyiz düşüncesi canlı kalabilmeliydi akıllarda. Zayıf olduğu aşikar bir takım, zaten bir maçı kazanmaya yetecek kapasitesi ortadayken, gruplara kalmayı başarmış olsa bile altı maçlık bir periyot sonunda üst tura çıkamayacağını biliyor olacak, henüz başlarken daha. Üçüncü lig takımı Kastamonuspor, günlük değişkenleri ve mevcut şartları fırsata çevirip tek maç sonunda Kasımpaşa’yı eleyebiliyor bugün, ancak en kötü iki tanesi Kasımpaşa kalibresinde ve tamamı kendinden üst liglerde oynayan rakiplere karşı altı maçlık bir mücadele içerisinde olmanın telaşıyla eriyip gidecek muhtemelen. Oysa Kastamonuspor her maçın sonucunun kendini bağladığı bir sistemde yarışıyor olsa, dün Kasımpaşa’yı yendiği gibi yarın neden Trabzonspor’u, Antalyaspor’u veya bir başka takımı da yenemeyeceğini düşünebilir, maçlara yansıtacağı adaptasyon ve heyecan farklı bir ivme kazanabilir bu sayede ve üstelik kaybedecek bir şeyi olmadığını bilmek bir yana, kazanacağının ne olduğunun bilincinde olarak sürpriz sonuçların doğma ihtimalini mevcut sistemden daha yukarıya taşıyabilir. Muhakkak mevcut düzende de kaybedecek bir şeyi yoktur, en nihayetinde bir yarıştır, ama yapacağı ve güzel hatıralara dönüşecek birkaç maç dışında kazanacak bir şeyi olmadığı da gayet açıktır. Sonunda kazanacağı bir şey olmadığını bilmek, mücadelenin en acıklısıdır kuşkusuz.

Ceketini assa yarı finale çıkabilecek büyüklükte ve muhtemelen her koşulda yine büyük oranda kazananı kendilerinden biri olacak olan takımlar için zaten uzun zamandır angarya haline gelmiş ve ikinci kalecileri oynatma fırsatı olmaktan öteye gitmeyen bu organizasyonda küçük takımların şansını ortadan kaldıracak kadar zorlaştırmak, futbolun güzelliği adına, mucizesini yaşanabilir kılmak adına olumsuz bir uygulamadır, açıkça. Derdim illa küçük bazı takımların başarılı olmasının yolunun açılması değil, ki bu yalnızca statünün değişmesiyle mümkün olacak bir durum da değil zaten (dediğim gibi böylesine unutulmaz hikayeler nadiren olur ve hatta genelde hiç olmaz), sadece futbolun bir oyun olduğunun unutulmamasının ve oyunu güzel kılan en önemli faktörün, anlatılan hikayelerden, yaşanan heyecanlardan ibaret olduğu gerçeğini dile getirmenin ve en azından bunun yaşanılabilir olma ihtimaline dair umudun canlı kalmasının peşindeyim yalnızca. İhtimal ne kadar düşerse, mucizenin gerçekleşmesi o kadar zorlaşır. Yani zaten ülkenin o sezonki en başarılı takımı ve takımları oynanan lig maratonu sonunda belli oluyorken ve elinde böylesine çeşitlendirmeye müsait geniş bir imkan ve organizasyon geleneği varken, şartların neden sonuna kadar zorlandığı, benim cevabını bulamadığım, merak ettiğim bir soru.

Sokakta tek kale maç yaparken kendini Dünya Kupası’nda, Şampiyonlar Ligi’nde hayal etmiş, topa kafa atarken “Batistuta” diye haykırmış çocukların, gerçekleşecek mucizelerde kendinden bir parça bulmasıdır Calais’ninki gibi hikayeler. Mahallenin esnaflarından oluşan o amatör takımın ülkenin en iyilerine kafa tutup, final maçında o sahaya çıkması yalnızca bir futbol müsabakasından çok daha fazlasıdır çünkü. 

Bunun güzelliğini görmezden gelmeyin. Var olma ihtimalini ortadan kaldırmayın, azaltmayın. Kimse için değil, ne taraftarlar ne futbolcular ne yöneticiler, hepsi bir kenara; sadece futbolun güzelliği için.

Belki ülkemizde -özellikle son yıllarda şekil değiştirmiş- taraftarlık anlayışı ve kültürü, Calais'ninki gibi bir durumu sahiplenme açısından başarısız kalacaktır, belki olası bir üçüncü lig takımının final oynaması bir stadı dolduracak kadar taraftar toplamaya bile yetmeyecektir -ki bırakın üçüncü lig takımını, Süper Lig'de mücadele eden Anadolu takımları için de geçerlidir aynı durum- lakin benim açtığım pencere, olayın tek taraflı gözlemlenmesine yöneliktir, belki biraz bencilce. Ki zaten ülkedeki taraftarlık olgusu, bambaşka bir yazının ana başlığı olmalıdır, şöyle dursun bir kenarda.

"Kupa maçları neden tek maçlı eleme usulü değil de deplasmanlı lig usulü oynanıyor?" Soru basit, cevap karışık; konu aslında uzun... Mevcut statünün uygulanma nedenleri yalnızca sponsorlar, yayıncı kuruluş, bahis şirketleri, reklam gelirleri, havuz gibi aslında temelde oyunun bir parçası olmayan kelimeler kullanılarak açıklanıyorsa, bütün maçlar golsüz başlamıyor demektir düşündüğümüzün aksine. Televizyon kanalı para ödeyerek maç yayınlarını satın alacak, büyük takımlar ne kadar çok maç yaparsa o kadar çok reklam geliri elde edilecek vs... Midem bulandı... Bizim gibi, oyunu oyun olduğu için seven, topun adaletine inanan romantikler adına, futbolun en gerçekçi yüzünü mahalle maçlarında bırakmış çocuklar adına, her hafta doğduğu ilçenin üçüncü ligde mücadele eden takımının maç sonuçlarını takip eden insanlar adına, taraftarı olduğu takımın atkısını boynuna sardığı çocuğunu omzuna atıp tribünlere götüren babalar adına pek iç açıcı bir manzara değil. Hani, bir türlü tarif edemediğimiz soğukluk var ya tribünlerde filan ne zamandır, böyle keyifsiz bir kabulleniş, işte onlar biraz da buradan, gerçekte sistemin kime çalıştığının çıplaklığından. Taraftara değil, futbolculara değil, küçük kulüplere belki çok az, ama diğerlerine... Zorla içimizden sökülen umutlar yüzünden, suratımızın asıklığı. Sahip olduğumuz en değerli hazine umudumuzdu hayata dair, her anlamda. Hepsini yavaş yavaş körelttiniz, kurduğunuz şark sarayında. Bu, belki küçük bir yansıması sadece, düşününce önemli bile olmayan; alt tarafı bir oyun, evet. Biz küçüklüğümüzün farkındayız, büyüklüğümüz bundan gelir. Alın, sizin olsun hepsi. En çok siz kazanın, en büyük sizsiniz çünkü.

Nov 21, 2015

Gio Ödülleri


Fantazya ve Bilimkurgu Sanatları Derneği (FABİSAD) tarafından Giovanni Scognamillo onuruna düzenlenen GİO Ödülleri'nin bu yılki "Yayımlanmamış Öykü" kategorisinde, "Bugün Biraz Peygamberim" isimli öyküm ikincilik ödülüne değer görüldü. Katılan, ödül alan/almayan, organizasyonda emeği bulunan herkese çok teşekkürler.

http://www.fabisad.com/haber/2015-gio-odulleri-sahiplerini-buldu/

Jun 11, 2015

Boş Kaleye Atılamayan Gol

Zaman zaman video endeksli sosyal medya ortamlarında, bazen de spor kanallarının eğlence programlarında rastladığımız bilindik bir görüntü vardır: Bir futbolcu, kaleci dahil tüm rakip takımı ekarte edip üç direkle çevrilmiş bomboş kaleyle karşı karşıya kalır ve buna rağmen imkansızı başarıp o golü yapamaz…

Tanıdık geldi değil mi? İşte seçim sonrasındaki MHP, o videodaki golü atamayan futbolcu…

Seçim öncesi propaganda zamanında kullandığı dil, sözünü ettiği vaatler ve soracağını taahhüt ettiği hesaplar baz alındığında, -ki belki de topladığı oyların hatırı sayılır bir bölümünün dayanak noktası bu propaganda sürecidir- MHP’nin karşısındaki rakibin AKP olduğu, kalesine golü atmak istediği ‘karşı taraf’ın AKP iktidarı olduğu oldukça anlaşılabilir. Ki doğal olan da zaten budur. Belki ideolojik ve kendi varlığına temel oluşturan başka ‘karşı taraf’lar muhakkak ki vardır ancak mevcut siyasi konumu itibarı ile esas rakip AKP’dir. Çünkü uzun süredir altının eşilmesi beklenen yolsuzluk davaları başta olmak üzere, açılacak olan hayli kabarık bir hesap defteri var ortada ve on üç yıldır devleti tekeline almış dışa kapalı bir siyasi parti teşkilatı. Zaten seçim sürecinde MHP’nin vatandaştan oy isteme kanallarından biriydi zaten bu konu. Belki de insanlar AKP’den hesap soracağı için oy verdiler MHP’ye…

Fakat seçimlerin üzerinden geçen birkaç günde MHP kendini o kadar dışarı kapadı ki, takındıkları tavır ve kullandıkları dil siyasi bir çıkmazın odak noktası haline geldi… HDP ile asla bir araya gelmeyeceklerine dair söylemleri ve özellikle bu söylemi dile getirirkenki onarılması güç hasarlar açabilecek tarzdaki sert çıkışları, AKP ile koalisyon yapmayacaklarını açıklamaları… Koalisyon yapabilecekleri tek parti CHP, fakat bu koalisyon da dışarıdan destek almadan zayıf bir tablo yaratacaktır; ama MHP, HDP’nin dışarıdan desteğine zaten kapalı… Olası bir CHP-HDP koalisyonuna dışarıdan destek vermeye de kapalı… Peki, neye açık?

Eğer AKP ve CHP koalisyonunu saymazsak MHP’nin takındığı bu tavrın siyasi ortamı götürebileceği tek nokta erken seçim. Peki olası bir erken seçim MHP’ye veya diğer partilere ne katacak? Kısa vadede gidilecek bir erken seçim ve bu doğrultuda partilerin izleyeceği kampanyalar seçmenin bakış açısını büyük ölçüde değiştirmeyecek. AKP’nin üç dönem kuralından dolayı yeniden oyuna dahil olacak eski yüzleri, muhafazakar Kürt oylarının yeniden AKP’ye dönmesini mi sağlayacak? Muhtemelen hayır. Veya AKP’nin oylarının bir bölümü MHP’nin oyu olarak geri mi dönecek? Kesinlikle hayır. Peki MHP tabanı bu kördüğüme nasıl bakacak? Ya da CHP’liler verdikleri oydan vazgeçip AKP’yi tek başına iktidar mı yapacak? Yoksa HDP seçmeni baraj altında kalmayı göze alıp CHP’ye mi oy verecek? Tabi ki hayır. "Kısa vadeli" erken seçim, olağanüstü bir durum olmadığı müddetçe küsuratlar dışında oy oranlarının değişmeyeceği ve kasetin tekrar başa sarılmasına kadar uzanan bir ortamı doğuracak. Başladığımız yere geri döneceğiz yani. Belki tünelin sonunda yine dönüp dolaşıp AKP'nin yanına kar kalacak... Aslında MHP’nin bu uzlaşmaz tavrı neticesinde bir an da olsa  hayli kuvvet kazanan erken seçim ihtimali, cumhurbaşkanının da bugünkü yumuşayan dili ve buna sıcak bakmadığını belli eder yaklaşımı bu ihtimali giderek zayıflattı zaten kağıt üzerinde. Kağıt üzerinde diyorum; çünkü hepimiz biliyoruz ki, bizim tanıdığımız cumhurbaşkanı bir günde beyaz bayrak çekecek, kabuğunu kıracak tarzda bir insan değil. Ulan şimdi düşündüm de, annemden babamdan çok bu adamla iç içeyim, neredeyse onlardan daha iyi tanıyorum Erdoğan'ı. Lanet olsun. Her neyse, bugünkü uzlaşmacı tavrı, daha doğrusu ayrıştırıcı olmayan tavrı diyelim; gizli bir erken seçim projesi, kendisine oy toplama malzemesi doğuracak ortamın sağlanmasını hedefleyen bir yol haritası olabilir. Muhtemel bir AKP-XPARTİ koalisyonunun ülkenin başına getireceği ekonomik ve sosyolojik zararların faturası, tabi ki on üç yıldır ülkeyi yöneten AKP'ye kesilmeyecek, buna eminiz. E haliyle krizi çözme yöntemi olarak başvurulacak erken seçim de bu basit argümanlarla AKP'yi tek başına iktidar yapacak. Sonra belki yeniden başkanlık geyikleri döner filan... Yine de dediğim gibi, bu şekilde planlanmış bir senaryo yoksa eğer, olabilecek erken seçim, bugünkü şartlarda farklı bir sonuç doğurmayacak.

Yine de bu durumda MHP şöyle bir savunma mekanizması geliştirebilir kendince: Seçim öncesi AKP’ye karşı olan tavrının, AKP’den hesap soracağı temelli vaatlerinin tek başına iktidar oldukları zaman geçerli olduğunu, bunu düşünerek hareket ettiklerini, başka bir koalisyonda yer alarak AKP’ye karşı bir mücadele sergilemeyeceğini söyleyebilir. Bu da bir kısım seçmeninin gözünde büyük hayal kırıklığı olur. Ki bu durum seçimler öncesi MHP’nin tek başına iktidar olacağına dair bir inancı olduğunu ortaya çıkarır ki, bu en az Vatan Parti'sinin %10'un üzerinde oy beklemesi kadar komiktir... Ya da AKP koalisyonuna bazı şartları kabul ederek dahil olur ve tamamen olmasa da bir nevi AKP ile mücadele içeren koşullar için kapı açılabilir. Ama AKP’nin bir şekilde söz sahibi olmaya devam edeceği bir konumda kalması, iktidarda yer alması yani, hiçbir zaman istenen şeffaflığın sağlanamaması demektir ve maç en fazla berabere bitebilir bu durumda. Tabi toplum buna ne kadar eyvallah der, nasıl tepki verir o tartışılır. Muhakkak ki MHP’nin de bu durumda, nasıl yol değiştirdiğine dair geçerli bir açıklama bulması gerekecektir.

Aslında tam da bu noktada atılması gereken en gerçekçi adım, yani ortak düşman AKP’nin sonunu hazırlayacak en akılcı yöntem; CHP ve MHP koalisyonuna HDP’nin dışarıdan destek vermesi ya da en kötü durumda MHP ve HDP’nin dışarıdan desteklediği CHP azınlık hükümeti olacaktır. İşte MHP’nin aslında herhangi bir temele dayanmayan, yalnızca salt milliyetçi reflekslerle tetiklenen, alternatif herhangi bir çözümü de bulunmayan ‘kırmızı çizgiler’i, bu fırsatı ortadan kaldırmaya yol açacak gibi duruyor. On üç yıldır devletin başına çökmüş bir AKP, daha doğrusu Tayyip Erdoğan saltanatı söz konusu… O kadar çok ki... Ama o kadar çok; şimdi bir çırpıda hepsini alt alta yazabilmem mümkün değil… Yolsuzluklar, kadrolaşmalar, yandaş kayırmalar, havuz medyası, Soma, Gezi Parkı vs. uzar gider… Hepsini biliyorsunuz… İşte AKP’ye karşı 292 milletvekiline sahip olacak olan diğer üç muhalefet partisinin tam karşısında bunların hepsi. Kale boş… Top yuvarlak… Hepsinin hesabını sorma, suçlunun cezasını verme fırsatı… Sandıktan sonra, kaleciyi de çalımladı işte... Top beyaz çizgiyi geçerse gol... Ama hayır. MHP, teröristle aynı fotoğrafta yer almaz… AKP ülkeyi sömürmeye devam eder, ama MHP toplumsal uzlaşıya, dilleri yumuşatarak akılcı bir çözüm fikrine dahi yanaşmaz… Aferin.

O zaman tam da bu noktada MHP’nin siyasetteki varlığına dair ciddi bir soru çıkıyor ortaya: Bu partinin amacı ne?

Diyelim ki iktidar olmak. Öyle ya; siyasi partiler ve siyasiler, yönetmek ve söz sahibi olmak için mücadele ederler. Ve yine diyelim ki ve biraz da hayal kuralım; bu seçimlerde CHP ile AKP koalisyonu oluşmadı ve MHP hiçbir oluşuma sıcak bakmadı, ister istemez erken seçim oldu ve bu seçimde MHP müthiş bir kampanya yürüttü ve muazzam oy toplayarak tek başına iktidara geldi (Belki başka bir gün Vatan Partisi'nin barajı geçtiği bir hayal kurarız). Peki bu koşullarda, bugün etrafını beton duvarla ördüğü Kürt meselesine dair ne gibi bir hareketi olacak? Bu insanları ne yapacak, nasıl bir yöntem izleyecek Kürt toplumunun düşüncelerine karşı?

İlgili bölgeye bomba atıp insanları yok mu edecek? Soykırım mı yapacak? Siyasi partilerini mi kapatacak? Görmezden mi gelecek? Dışlamaya devam mı edecek? Teröre mi zorlayacak?

Sonra ne olacak? Belki bu tavır, karşı tarafın (partisel bağlamda) bugün barış dilini kullanmasına ve buna yönelik adımlar atmasına rağmen bir savaş başlatacak. Belki ülkenin bölünmesine neden olacak. Binlerce, on binlerce insan ölecek, kim bilir… Belki Kürt halkının da bir nebze kendini sorgulaması, süzgeçten geçirmesi, oluşturulmaya çalışılan barış ortamında uygun bir tavır takınması yahut takındığı bu olumlu tavrı koruması gerekmektedir. Çünkü nasıl bir diyaloğun içinde ne şekilde acılar yaşadıklarını burada kuracağım iki vasıfsız cümle içinde anlatabilmeye sınırlı bilgim yeterli olmaz; keza memleketin dört bir tarafına yayılmış, şehit ailelerinin acılarını ifade etmeye de. İşte bu tavır, bu yıkıcı tavır; ülkeyi bu yöne sürüklemekten başka hiçbir şeye yaramaz, yaramayacak. Oldukça derin ve anlamlı bir analiz gerektiren sosyolojik bir konunun kenarından geçmiş olabilirim ancak bu, neticede barış dili kullanmanın, farklı toplumsal eğilimlerden bambaşka insanların da bir arada yaşayabileceğine inanmanın ve bu yönde olumlu ve yapıcı adımlar atmanın, savaşmaktan çok daha güzel olduğu gerçeğini değiştirmez.

Tüm bu verileri toplayınca; yani MHP vizyonunun kendi milletinden olmayan insanları ateşe verip yakmak, toplu katliamlarla belli bir kesim insanı yok etmek gibi eğilimlere dönüşmeyeceğini bildiğimiz için ya da öyle olduğunu varsayarak, aslında MHP'nin iktidar olmak gibi, ülke yönetiminde söz sahibi olmak gibi bir hedefinin olmadığını, böyle bir durumla karşı karşıya kalırsa ne yapacağını bilmediğini açıkça anlayabiliyoruz. Sonuçta MHP mevcudiyetini yani milliyetçi savunumlarını, karşısında dayanak bulduğu takdirde yaşatabilir. Kürt toplumuyla sağlanacak bir barış yahut tam tersi, Kürt toplumunun dünya üzerinden silinip gitmesi, MHP'nin varlığını anlamsız bir hale getirecek ve tarihte örneği çoktur; bu düşünce yapısının azalarak yok olmasına neden olacaktır. İşte MHP bunun için vardır: Siyasi gündemin içinde kalmak, herhangi bir geliştirici ve düzeltici fikirler üretmemek, toplumun mevcut düzeninin işlemesi için anlık hamlelere ayak uydurmak. Bugün de yapacağı, bundan başka bir şey olmayacak. AKP ile koalisyona girse de, siyasi krize neden olup erken seçime sebep olsa da; kullanılan diller yumuşamadığı ve olaylara karşı yaklaşımlar değişmediği sürece ileri taşıyabileceği bir dünya görüşü olmayacak.

Yalnızca, AKP düzeninden ve Tayyip Erdoğan diktatörlüğünden kurtulma fırsatını ıskalamış olacağız. Hepsi bu. Küçük bir detay işte.

May 13, 2015

Game Over


Korkmuyorsun değil mi? Ne alnından boşalıyor terler, ne de söz konusu bile olmuyor ellerinin titremesi. Sen hiç zifirden karanlık bir odada duvarların inceliklerine ve büründüğü yüzlere de saygı duymadın, biliyorum ve görüyorum sanki deprem oluyormuş duygusu yaratan korkutucu sessizliğin ve yalnızlığın içinde kaybolmadığını da. Çünkü belki betondan, belki çamurdan, bir şekilde neticede siyahtan ve karanlıktan; kısacası ölümün soğuk tutmuş o vertikal yüzünden, bir kuple de belirsiz nakaratından taşımadın ceplerinde. Sınırları cetvelle belirginleştirilmiş ülkelerin en büyük, en uzun ve en gaddar şeytanı, kalemle üzerinden defalarca geçilmiş şehirlerin sınırları; siz buradan çekilin, parası neyse alalım ne varsa gerisinde kalanı. Yeter ki püsküllü rahatınız bozulmasın. İpek kumaştan üretilsin diyagonal çizgili kravatı. Bir kalbin içinde kaç tane kapakçık olduğunu düşündün mü hiç veya kaç kapakçığın içine sığabileceğini bir kalbin? Olmayan yaşam odalarında yok olan odasız yaşamları? Yağmurlu günde çorabı ıslak, çamaşırı yırtık. Bir kuru ekmeğe katık edebilmek için bir beyaz domatesi, nasıl bir oyun oynamak zorunda kalabiliyor insan; gördük. Bir de çeyrek kalıp eskimiş peyniri. Çünkü bu bir oyun olmalıydı. Ateşlerin içinde, otoban korkuluklarında, inşaat çukurlarında veya kömür madenlerinde ölebiliyorsa birileri, insan yapımı aptalca bir oyun olmalıydı bu yalnızca. Tuşa bas; koşsun, ateş et ölsün. Game over. Tekrar başla. Dıkşın! “Oğlum yeter, biraz da ders çalışsana.” “Tamam anne!” “Baban sen okuyasın diye çalışıyor sabah akşam demeden.” “Tamam anne!” Baban sana defter alabilmek için ölüyor. O deftere geleceğini yazabilesin ve hangi 'level'da öleceğini seçebilesin diye: pi re kare! Ve kimse uyarmıyor en başta: BU BİR OYUN DEĞİLDİR VE YALNIZCA BİR CANINIZ VARDIR.

Apr 14, 2015

Sözgelimsel: (Dokuz) Soyut

işte tam o sırada
cılız bir virgülün kömür bir noktayla sınandığı
ve
ayın karanlık yüzünden
delik deşik eskimiş yüreğinden
çaresizce utandığı
gecenin ne gece
gündüzün ne gündüz
ne de kelimenin
kelime
sayılamadığı bir sırada
döndü köşeden
sireni cırtlak ışığı parlak bir
metal polis arabası
ve bütün
soyut kavramlarımızı
götürdü bileklerinden kelepçeleyip
geçmeden yüzümüzün yarası
ne yalnız kalma telaşı
ne yalnız kalma merakı
ne tükürüklü bir hapşırık
ve sahi sen de çok yaşa
ne de çiçek koklama
becerileri
hatta durma kalk
dönüyoruz en başa
henüz boyanmış evlerin
yağlı boya kokuları
ve ağrılı bir baş döngüsü
bir savaş meydanından ödünç kaldı
kurutulmuş toprakların
oyunbozan süngüsü
merhaba hazreti isa
tanışalım mı ben çok güzel bir kadınım
yeniden doğmak için
bir kez öldük ve son kez değildi ilk kez ölümümüz
uyan isa geliyorum çok güzel bir kadınım
ben didaktik dilinim ve en doyumsuz tadınım
meryem ananın çıplak sırtı
meryem ananın çıplak sırtına doğru
süzülen saçları
-çarşamba akşamlarında terli ve ıslak-
-perşembe akşamlarında adeta bir kısrak-
galiba utanıyorum ve tanrı olmaya
kalmadı cesaretim
biliyorum ki doyuramayacağım açları
yuvarlak bir masada
ölü balıkların sonsuz açık gözleri
göz kararı limon ve bir parça yeşillik ile
okyanustan borç isteyip
dibi tuzsuz denizlerden sakınarak yüzümüzü
keman çalıyoruz
düz bir çizgide ilerletemiyoruz çünkü
dünyayı kurtaracak olan
o büyülü sözümüzü
dilimizde eskitilmiş bir şarkı
tükeniyor muhakkak tükenecek
önce kemandan özür diliyoruz
sonra
okyanuslara mektup yazıyoruz
okyanusun okuma yazması yok
bütün maviliğim senin olsun
bütün maviliğim bütün kara parçalarına inat
bütün oksijen ve hidrojen
evliliklerine
benim bütün maviliğim
küçük bir su birikintisinin
nisan güneşinde
gökyüzüyle cilveleşmesinde
saklı
bu bir tarih yanılsamasıdır
kim anlatıyor bizlere bu dersi
gerçek olmayan ölümlerin
hayli gerçek olan doğumları
bazı gerçek tanrıların
aslında hiç tanrı sayılmaması
-bilhassa mümkündür tam tersi-
gibi
uzun hasan efendi
demir yumruk piyale paşa
kadehkıran yusuf hoca
kırmızı ışıkta önce sağa bakın ve
atlayın sonra yola
belki ölürsünüz
belki gazetede haber olur
ölümünüz
ve işe yaradığını görürsünüz
çünkü uçak diye bir aletin
icat olduğundan haberdar değilsiniz
televizyonda komedi programı
seyretmek gibi bir alışkanlığınız
zaten olmadı
kağıt üzerine yazı yazmanın
büyü olup olmadığından bile
emin değilsiniz
bu yüzden kapatamazsınız
ışıkları çıkarken
tesla henüz doğmadı
ve mum ışığında büyütemez sizi odalar
unutmak diye bir spor geliştirdik
ve unutuyoruz sabah öğle akşam
günde üç öğün
çağımıza ayak uyduruyoruz
soyut bir gerçeklikle
kapanırken
enteresan sesler çıkaran kapılar

Mar 13, 2015

Enstrümanların Mucidi Tanrıdır

Sahne karanlıkken başlar klarnet solosu. Sonra ışıklar açılır, bütün enstrümanlar duyulur… Koro hep bir ağızdan orkestraya eşlik ederken, Bay Felton ve İnsanoğlu resitatif bir şekilde uyarlar müziğe.

KORO:
Tanrının elinde bir sihirli değnek
Madem ki yarattık izini sürmek gerek
İnsanlar aç şimdilik ve kavunları kelek
Gayet toz ki pembesi sanki bir melek!

BAY FELTON:
Üzerinde yürüdüğüm
Kaygan bir keman yayı
Sağımda güney kutbu
Solumda ekvator çizgisi
Kulağımda akortsuz bir gitar teli
Nereye denk gelirse parmağım ucu
Bakışlarım asimetrik ve şaşı
Elbet buluruz bir kuru ekmek
Ve birkaç tabak aşı
Sırası değil şimdi
Geçim derdi ve yaşamak telaşı
Kürkümü getirin gardırobumdan
Biraz tadacağım hayatın ben de
Krem tabakasından
Ve suyundan
Takdir edersiniz ki bu benim de hakkım
İnsan olmak zor
Peki tanrı olmak kolay mı?
Bu öylece aklın alacağı basit bir olay mı?
Verin kılıcımı şimdi
Boydan boya kuşanacağım
Yağmurlar yağdıracağım önce
Şimşekler göndereceğim sonra
Hayır hayır vazgeçtim
Bir porsiyon tatlı söyleyeceğim kendime
Canım çekti

KORO:
Ayna ayna söyle bana
Bir tanrı var mı dünyada?
Kendi yüzümdeki çizgilerden
Gözlerimdeki tuzlu yaşlardan
Saçlarıma düşen aklardan
Başka hiç kimse
Görünmüyor aynada

İNSANOĞLU:
Demiyoruz ki Fenelon haksızdır
Hatta demiyoruz ki Fenelon haklıdır da
Bilinçsizce doğuyoruz
Gayet bilinçli bir şekilde ölüyoruz
Gözümüze sokulan filmleri görüyoruz
Biz yalnızca
Fenelon’u tanımıyoruz hatta yeri geliyor
Bir de türkü tutturuyoruz
Sazın telinde can buluyor
İnsan olma arzumuz
Tanrıya hesap sormak bize göre değil
Bazen çiçek gibi açıyor benzimiz

Tüfek icat olunca
Mertlik bozulacaktı illa ki
Bir incir yaprağından
Toplum sözleşmesine
Üst üste koysak çekilen acıları
Uzanır buradan
Karasevdalılar çeşmesine
Belki bir yol olurdu
Belki renksiz bir dönme dolap
Herkes son nefesinde gülebilseydi
Söylesene; ne olurdu?

Dünyanın az biraz dışına
Birkaç buçuk merkür öteye alalım sizi
Tanrıtanımaz haçlılar
Sınırları kalemle çizilen
Hatta denizlerde yüz üstü yüzülen
Saykodelik mohaçlılar
Gecesine kan bulaşmış
Toprağında gezilen
Burası bizim
Burası sizin
Güzelce el sıkışıp helalleşelim
Sırtımızdan vuracak birileri
Şüphemiz yok
Dizlerimiz yere doğru kırılınca
Belli etmeden haberleşelim

KORO:
Samanlık seyran olunca
İnsanoğlu heyran olur bu duruma
Durumun Godot’yla bir ilgisi yok
Godot tamamen bir muamma
Ama bir beklemesi var ki
Tadından yenmez
Ağzını sıkı sıkı kapa
Yasaktır
Tanrı yok denmez

BAY FELTON:
Dört nala koşuyorum üzerinde
Başlıyorum birden
Seksen sekiz tuşu var piyanonun
Çalınan şarkılar bana ait
Üzerinde hakkım var senaryonun
Birinci kemandan
İkinci kemana
Sözünden güftesine
Masasından sehpasına
Hepsi benim biliyorum
Siz lafımdan şaşmayın
-Yeter ki biraz da sınırı aşmayın-
İstemiyorum ne telif hatta ne de melif
Ezberinizden okuyunuz
Elinizi açınız
Duyuyorum vav he hatta lamelif

KORO:
Dünya bir şarkıdır
İnsanoğlu sözleri
Bir gün zamanı dolunca
İster istemez
Kapanıyor gözleri
Üzülerek söylemeliyiz ki
Hikayemiz kanlıdır
Fakat bir gerçek var ki
Enstrümanların mucidi tanrıdır

Savaşların
Ve
Ölen çocukların da

Mar 6, 2015

Uçmayı Öğreteceğim Kuşlara

Uçun kuşlar uçun İzmir’e doğru
Yahut herhangi bir coğrafi yerleşkeye
Yanlış veya doğru
Uçun yeter ki siz
Mühim değil fark etmez
Hiç önem arz etmez
Batı veya eli kanlı doğu
Koşun atlar koşun
Yerde kalmasın tek bir toz bile
Dört nala olsun ölümünüz diye
Koşun atlar koşun
Sırtınızda insanoğlu
Ne kadar yüce ve bir o kadar da zahmetli bir iş
Koşun atlar koşun ilk hedefiniz
Deklanşör ve foto finiş
İleri!

Uç demekle uçmuyor kuşlar
Uçmak büyük mesele insanoğlu için
Bulutların üzerinde yürümek
Gökkuşağından bir salıncakta sallanmak
Hep masal
Toz pembe hayaller
Gerçekleşse bile insanın uçması
Muhakkak ki unutulur giderler
Sıradan ve gelişigüzel
Bir başka uçuşlara kadar
Ayın delikli yüzeyine ayak basmışlığımız var
Uçmak büyük mesele insanoğlu için
Uç demekle uçmuyor kuşlar
Koş demekle koşmadığı gibi
Atların
Koşun atlar koşun İzmir’e doğru
Sırtınızda insanlar var

Bir çocuk ağlayacak karanlıklarda
Kimsenin haberi olmayacak
Ağladığından bir çocuğun
Sen kahve içeceksin bir akşamüzeri
Bir fotoğraf çekeceksin belki
Yoldan geçen kediyi sevebileceksin
Bir vapur Kabataş’tan hareket edecek
Bir oyun daha sahnelenecek üstelik
Yüksek tepelerdeki karlar bile eriyecek
Çocuklar kararacak aydınlıklarda
Ağlayacaklar
Evlerine kapanıp oyuncaklara sarılıp
Artık ağlamaktan utanır olacak herkes
Suyun yeşilimsi maviliğine darılıp
Ağlayın çocuklar ağlayın
Bu dünya sizin için fazla büyük
Nedamet etmez hiçbiri
Geçmiş zaman olur unutulur gider
Bu sizin için ağır bir yük
Ağlayın çocuklar ağlayın
Bütün unutulan hatıralara
Alacağınız olsun bu dünyadan
Kirlenmemiş elinize şekerden boyadan
Ağlayın çocuklar İzmir’e doğru
Çocuk olamayanlar utansın

Uçmayı öğreteceğim kuşlara
Bir gün hiç göremedikleri yıldızlara
Uçabilsinler diye

Uçmayı öğreteceğim kuşlara
Bir gün hiç göremedikleri dünyada
Ölebilsinler diye

Dünyanın etrafında
Devinimsiz bir tur atacak diye
İnsanların önüne
Beyaz bir örtü serecek diye
Öldü Macellan
Ölmeyi kimseden öğrenmedi Macellan
Aferin Macellan tırnakların uzamış
Cesedin tabutuna sığmamış
Duydum
Dünya yuvarlak biliyoruz artık
Uzaya giderken kulağını çınlattık
Dünya acılarla dolu
İçler acılarla
Beşbenzemez türlü farklı acılarla
Öl Macellan öl Sabrosa’ya doğru
Kuşlar dönecek mezarından
Uyu Macellan uyu
Ölmen bir işe yaradı en azından

Uçmayı öğreteceğim kuşlara
Uçmayı öğreteceğim kuşlara

Bir mendil
İçerisinde acı barındırıyorsa kanar yalnızca
Kılıçtan keskin
Gökyüzünden daha ağır
Hatıraların gözleri kör ve
Kulakları sağır
Pardon beni hatırladınız mı
Karşıdan karşıya geçerken
Bir arabanın altında kalıp ölmüştüm
Hani bütün öğlen güneşini
Kayıtsız şartız ortadan ikiye bölmüştüm
Çantanızı diğer omzunuza alıp gitmiştiniz
Köşedeki marketten
Soğuk bir su alıp içmiştiniz
Artık uçabiliyorum
Dilimden kurtulmuyor canlılar
Hatırladınız mı
İş işten geçmiştiniz

Uçmayı öğreteceğim kuşlara
Bir gün hiç göremedikleri yıldızlara
Uçabilsinler diye

Uçmayı öğreteceğim kuşlara
Bir gün hiç göremediğim yıldızlara
Uçabileyim diye
Uçmayı öğreneceğim kuşlardan

Feb 25, 2015

Adham Und Mela

(Şarkı: Kurban - Güneş)

Önemi yok, ellerin ıslak olmasının. Kuru da olabilir. Der ki tekvin; bir kural koyulmuştur: Kim uymaz ise ona, ceza mukabilindir. Alt tarafı bir meyve; sanki bir çay kaşığı protein, kulak memesi kıvamında sakkaroz; -bazı yörelerin bazı ağaçlarında- kim yemez ki şöyle destursuz bir karın ağrısıyla. Sen. Güneşlerin tanrısının diliyle. Yine de sanki bir şairin eliyle. Durma: Koy dizin üstüne, yaz kağıdın kalem; siyahlardan da koy ki ne yazdın bilmeye hayli cümle ne alem. Şimşekler mi çaktı; çakacak. Gerekirse yağmur bile yağacak. Arındıracağız. Şimdi git. Düşüyorsun sen de tuzağa. Alın etimden kemiğimden, götürmeyin beni uzağa. Alacağız. Ve bu bir tercih değil, götüreceğiz seni de. Mukaddes’ten bir mukadderat; diyorum. Böylesi görülmemiştir. Sonu gelecek ve gök kubbenin eli de. Yaprakları dökülmüş bir ağaç -sadece- altından geçmiştim yalnızca bir keresinde; meyvesi taze, parlak ve kıpkırmızı; bilmiyorum ki günah bunun nasıl neresinde? Saatlerimizi kurduk, bütün hazırlıklar sonlandırıldı: Her şeyin sonu işte böyle başladı. Düştü. Bembeyaz. Muhakkak ki kirlenecektir. Pardon! Annem ve babam yok; görüyorsunuz çırılçıplaklık söz konusu, mümkün olursa temizlenecektir. Lütfen yardım edin. Edelim. Hava burada çok soğuk, üzerine bir hırka al, diyelim. Sakallarını kes. Kırmızı değil biliyoruz ama; ayva var, ister misin: Bilelim...

Feb 5, 2015

Sözgelimsel: (Sekiz) Duvar

kelimeler
biçiminde konuşuyorum
ki kelimeler biçiminde konuşmak
tavşan humma hastalığına dair
bir semptom sayılır tıpta -bir bilgi-
ve
bütün paragrafları çöpe atıp da
konuşmakla kalmayıp yalnız
kelimeler biçiminde
yaşıyorum
bazı sesli harflerden geçen cümleler
içinde
oysa alfabe reyonu olan
-ve altın yaldızlarla süslenmiş
noktalama işaretleri
bulunan
belki şurada büyük bir virgül
diyelim ki ıssız bir soru işareti
duyulan-
bir süpermarket bilmiyorum
yalnızca sebze meyve ve temizlik malzemeleri
yalnızca domates elma ve tursil matik
lakin suratsız bir hesapadam yahut işlemkadın
ve
üzülerek söylemek zorundayım ki
yolumuzüstü bazı süper olmayan bu
marketlerin
çikolata şeker sakız
adı nedir bilmiyorum henüz
süt dişleri yerinde ve kız oğlan kız
yine süper olmayan
optik reyonlarında
bir parmak kadar toz bulunur
biliyorum
güneşten sararmış paketlerinde
buyurun ne istemiştiniz
bir paket tuz
diliyorum
köşebaşında bir bilet gişesi
-öyle bir köşe ki
denizlerle çevrili dört bir tarafı-
ve
şehrin en kalabalık
şehrin merkezi
ve şehrin en dışakapalı hipotenüsü
-pardon kadıköy dolmuşları ne taraftaydı-
-dolmuşu değil minibüsü-
burada para bozdurmak günah
burada veresiye verilmez kimseye
adres sormak da yasak üstelik
-biz bilmiyoruz arkadaşım şuraya sorun-
burada
acılar peşinen satılır çünkü
önce kanar yarası
sonra bıçaklanır insan
-pardon muhtarlık nerede biliyor musunuz-
önce ölür
sonra öldürülür insan
bir tanrının
parmak izine dair
herhangi bir bulguya
ya da
tanrının varlığına dair
herhangi bir parmak izine
-cepheye silah taşımış anaların dizine-
rastlanılamadığı gibi
perdeleri
kırmızıya boyanmış
koltuklarının
kolçakları maroken kaplanmış
lakin perdesi hiç açılmayan
bilakis
koltuğuna dahi oturulmayan
tiyatroların
veyahut
sayfaları tek tek özenle inşa edilmiş de
bir türlü mürekkebe bulaştırılamamış
kurgulu kurgusuz
hüzünlü hüzünsüz
mealli mealsiz
kitapların
bu tarif edilemez yükselişi
canımızı hayli
ve bir hayli
tornavidalamaktadır
-bir bilgi-
çünkü yarım kalan ne varsa hayatta
bir oyun
bir kitap
bir aşk
yahut yoksulluktan perdesi alınamamış
-kırmızı olmayan-
tek odalı evlerin
güneşle dansı gibi
dilimizde büyüyor kalbimizdeki acısı
oysa dinmek bilmiyor bu
kalbimizdeki
gayet şişhane sancısı
bazen yazılmış oluyor
sayfalarca
diyorum ya belki beş yüz
okuması fark etmez
zamanbilimsel çerçevede
ister karlı bir kış isterse kurak bir güz
yine de kalakalıyor insan
öyle bir duvarda
öylesine betonlaşmış kalın bir duvarda
dünya vazgeçiyor yuvarlak olmaktan
otomobiller havagazıyla başlıyor çalışmaya
kuşların ötüşleri bile yabancı dilden
ve her şey
bütün dinler diller devlet politikaları
kanun hükümleri siyasi güçler savaş uçakları
eşek arıları
yani kısaca evet her şey
öylece kalıyor
diyor ya
albayım
albayım
bütün hayatımı
en ince ayrıntılarına kadar düşünerek
hesapladığım
iyiliklerin hayaliyle
geçirdim albayım
çizmek gerekiyor altını
kalın parlak -yanmayan-
koyu bir kömürle
çünkü okuması çok kolay
çünkü okuması gayet güzel
uzak soğuk yarım
yakın sıcak tam
bir ömürle

Jan 28, 2015

The Spy

Kapıyı olabildiğince sessiz bir şekilde kapattım. Beni beklediğini biliyordum, beni beklediğinden emindim hatta. Yine de ellerim terliyordu, nefes alışlarım düzensizdi. İnsan bazen başına gelecek veya karşısına çıkacak olan durumun ne olduğunu bilse dahi bazı bedensel reflekslere engel olamaz ya; işte kalbim bunun doğruluğunu kanıtlamak istercesine göğüs kafesimi dürtüklüyordu. Nitekim beden ve zihin ikilisi; Tümer ve İlhan gibi ezbere, Nükhet Duru ve Cenk Eren gibi gönülden çalışmıyordu bende ne yazık ki. Daha ziyade Rocksteady ve Bebop tadındaydı vücudumun çalışma standartları. Hiçbir 23 Nisan’da şiir okuyamadım bu yüzden kürsüde, hep kalabalığın içinde alkışlayan oldum. Bedenim yüksek toplarla rakibin dengesini bozmaya çalışırken, zihnim orta sahadaki pas trafiğini arttırıp derinlemesine oynamayı hedefliyordu. Biri evlilik yıl dönümünü unutan adam, diğeri dünden kalan yemeği ısıtan kadındı. Bu duruma katlanmak zorundaydım. Galiba artık alışmaya da başlamıştım. Biliyordum, beni bekliyordu. Umarım söyleyecek bir şeylerim vardır, diye düşündüm.

Bu esnada çocukluk arkadaşım Kerem geldi aklıma. Kerem alıp başını yürümüştü çoktan, daha doğrusu uzaktan duyduğum kadarıyla. Yoksa bugün karşısına çıksam beni tanıyacağından emin değildim. Kerem iş adamı olmuştu. Kerem lüks bir araba almıştı. Kerem lüks bir araba daha almıştı. Kerem deniz gören geniş bir evde oturuyordu. Kerem’in bir çok deniz görmeyen geniş başka evleri de vardı. Benim deniz gören bir eve misafirliğe gitmişliğim bile yoktu. Araba kullanmayı da bilmiyordum, bilmeme de gerek yok gibi duruyordu üstelik. Aylık akbile zam gelince üç gece kederden içmiştim. Kerem’in iki tane çocuğu vardı. Kerem çocuklarının istediği ve dahi isteyebileceği hemen her şeyi karşılayabilecek nüfustaydı. Hayat Kerem için o kadar kusursuzdu ki, çocukları bile tam istediği gibi, bir kız ve bir erkek olarak doğmuştu. Tanrı bile Kerem’in tarafındaydı. İlkokulda aynı fayansa işemişliğimiz vardı Kerem’le, bir de sınıfın camından bahçeye tükürmüşlüğümüz. O günleri anımsatsam Kerem kahkahalar içerisinde anlatırdı eminim ki. Ben utanırdım kesinlikle.

Sonra vazgeçtim. Az sonra Jim ile yüz yüze bakacaktık ve umarım söyleyecek bir şeylerim vardır, diye düşündüm. Beni beklediğinden emindim. Belki bir iki şarkı mırıldanırdım, belki bir parça şiir gelirdi aklıma. Ya da susardım da Jim o büyülü sesiyle kulağımda yeni bir sayfa açardı: “This is the end… Beautiful friend…” Karanlık koridorun duvarlarından destek alarak doğru yeri bulmaya ve odaya yönelmeye çalışıyordum. Kerem’i unuttum çoktan. Çünkü Kerem, mevcut düzenin kölesi olmuş içi boş bir adamdı. Belki çok zengin ve mutluydu ancak hayata dair ne bilirdi ki? İyi ki Kerem gibi değilim, diye düşünerek ileride zar zor görebildiğim ışığa doğru yöneldim. Bu ışık, o ışık mıydı?

Önce kapıyı bir kez çalmayı düşündüm. Sonra bu düşünceme güldüm istemsizce. Parmak uçlarımla kapının metal tokmağını kavradım, küçük bir hamleyle içeriye doğru ittirdim. Açılmadı. Daha sert bir hamle uyguladım, yine açılmadı. Sonra kendime doğru çektim. İçerideki turuncumsu loş ışık açılan kapıyla birlikte yüzüme yansıdı. Derinlerden, daha önce hiç duymadığım bir müzik sesi geliyor gibi bir hal vardı ve içerisi son derece havasızdı. Birkaç adım attım, kirpiklerimi birbirine değdirmeden etrafı gözetledim. Gözlerim yandı. Duvara asılı renkli bir tablo vardı ve Jim, sırtı kapıya yüzü tabloya dönük bir şekilde ahşap koltukta öylece duruyordu. Saçlarından tanıdım onu. Çatallı ve titrek bir ses çıkartabildim ancak, heyecandan ölebilirdim: “Selamın aleyküm.”

Jim konuşmadan önce boğazını temizledi, sanırım uzun zamandır ağzından çıkacak ilk kelimelerdi bunlar: “Selam. Demek gelebildin.” Beni beklediğini biliyordum. Gelebilmiştim, haklıydı. “Evet. Annemler, Hacer ablalardaydı, Hacer ablanın annesi rahatsızlanmıştı geçenlerde de onu ziyarete gittiler, onları alıp eve bıraktım önce. Tabi minibüs kalmıyor bu saatte, taksiyle geldim. Market de kapanmış galiba, bir iki bira alırım diyordum.” Jim hafifçe doğrultu koltuktan ve ayağa kalktı. Üzeri çıplaktı, altında eski bir kot pantolon vardı. Dikkatlice suratına baktım, sakalları upuzundu. Oysa Jim’in hayatını anlattıkları filmde ölmeden önce sinekkaydı tıraş olduğu gözüküyordu ve gerçekten de son sahnede Val Kilmer’ın yüzü oldukça parlaktı. Filmler hep yalandı demek ki. Belki de kuşlar insanlara saldırmıyordu gerçekte. Bu da mı film icabıydı?

“Sorma” diyerek iç çekti Jim. “Zaten saat ondan sonra içki satmıyor. Ulan bana yapma bari! Biz yabancı mıyız? Sonra da kapatıyor gidiyor. Yahu zaten o saatten sonra içkiden başka ne satacak ki adam, mecbur tabi, kuruyemiş parasıyla elektriği bile karşılayamaz. Hiç olmazsa evde çocuğunu görür.” Oysa bizim evin karşısındaki bakkal çatır çatır satıyordu saat ondan sonra ve daha geçen ay sıfır kilometre bir araba aldı, işleri de oldukça iyi gidiyordu. Demek ki bazı standartlara erişebilmek için oyunu kuralına göre oynamak gerekiyordu. Ya da kuralına göre oynamamak. Tam bilemiyordum. Kerem de öyle yapmıştı demek ki. Ne zaman kaleye geçtiğinde gol yese, taş üstü diye itiraz ederdi istisnasız. Bazen kabul ederdik, bazen gol olurdu. Böyle böyle unuttuk sokakta top oynamayı. Sonra Kerem iş adamı oldu işte.

Jim bana doğru yaklaştı. Tanrı gibi bir adamdı doğrusu. Hoş, tanrının neye benzediğine dair bir fikrim yoktu ama yine de gözüme tanrı gibi gözüktüğü bir gerçekti. Karanlık duvarın dibinde duran, minderi işlemeli sandalyeyi göstererek oturmamı söyledi. Adam tanrının dilinden konuşuyordu, ister istemez oturdum. Lafa girmesi geç olmadı. “Okumazlar oğlum. Ne yaparsan yap okumak gelmez içlerinden. Yalnızca şöyle bir göz gezdirirler ve bir kenarda unutulur gidersin.” dedi. Ne dediğini bildiğine emindim. “Hiç mi okumazlar?” diyebildim, sesimdeki umutsuzluğa vurgu yapmaya özen göstererek. Yaşayacağım hayal kırıklığına aldırmadan “Hiç okumazlar.” dedi. Gözlerim dolu dolu oldu. Beni bazı gerçeklerle yüzleştirmeye can atıyor gibi bir hali vardı. Jim, çok acayip bir adamdı. “Vaz mı geçmeliyim?” diye sordum. Vereceği cevabı hem biliyordum, hem de çok korkuyordum. “Dünya çok değişti.” dedi,“İşler bizim zamanımızdaki gibi yürümüyor. İnsanlar parçası oldukları oyunun farkında değiller ve işin tuhaf kısmı, bulundukları durumun vahametinin derinliğini anlayamamaları bir yana, elde ettiklerinin daha doğrusu önlerine itildiklerinin bir nimet olduğunu düşünmeye alıştırıldılar. Bilgi yahut ufuk dediğimiz pencere, bugün eskisi gibi lüks ve değerli değil, sıradan alelade bir gerçek. Çünkü bilgi orada, ulaşılması son derece kolay. Elimizin altında ve insanoğlu bilgiye ne kadar yakınsa esasında bilgiden o kadar uzakta. Bu yüzden, okumazlar. Bu yüzden okumayacaklar. Dediğim gibi belki şöyle bir iki sayfasını kurcalarlar, ilk ve son cümleye göz gezdirirler ve karar verirler. Ve derler ki ‘İyiymiş, tebrikler…’ Sen de inanmak zorunda kalırsın, başka çaren yoktur çünkü.”

Konuyu değiştirsem iyi olacaktı. Yazmayı seviyordum. “Şarkı” dedim, “Şarkı söylemeyecek misin?” Şöyle bir düşündü. Pek söyleyecek gibi değildi. Eliyle odanın zeminini işaret ederek “Alt kattaki kadın yeni doğum yaptı. Şarkı söyleyince oklavayla vuruyor, rahatsız oluyorlar herhalde.” dedi. “Dinlemezler mi?” diye sordum gözlerimi parlatarak. Jim odanın diğer tarafına doğru uzaklaştı.“Dinlemezler.” dedi. “Çünkü dinlemek gelmez içlerinden. Bu onların dünyası. Bizim burada yapacak fazla bir şeyimiz kalmadı. Bizim için esas olan yolculuktur.”

Şarkı söylemeyi de seviyordum. “Ben söylesem olmaz mı?” diye ısrar ettim. “Tamam ama kısık sesle söyle. Başımıza iş almayalım akşam akşam” dedi. En iyi bildiğim The Doors şarkısı değildi ama yine de The Spy’ı söylemek geldi içimden nedense. Birkaç satır mırıldandım hatırladığım kadarıyla. Jim böldü ortadan ikiye şarkıyı, “Tamam tamam, ağzına sağlık” diyerek susturdu beni. “Dinlemezler.” dedim kendi kendime, dinmeyecekler. Galiba en doğrusunu Kerem yapmıştı. Hayallerimizin ve alışkanlıklarımızın peşinden gitmek öylesine bir Don Kişot hikayesinden başka bir şey değildi, altını gerçeklerle dolduramadığımız sürece. Oyunu kuralına göre oynamak gerekiyordu. Ya da kuralına göre oynamamak. Tam bilemiyordum.

Televizyonun gürültüsüyle uyandım. Ekranda ‘Ben Bilmem Eşim Bilir’ isimli yarışma programı, dilimde ise Doors vardı. Hava henüz kararmamıştı. Jim’den özür dilemem gerekiyordu. Belki duyar dedim kendi kendime, “Kusura bakma Jim, gerçekten çok üzgünüm.” diye söylendim: “Ama vazgeçemem ki, ben buyum çünkü…” O esnada camda bir karartı gördüm. İki kez tıklattı. Perdeyi açtım ve Jim ile yüz yüze geldim. “Önemli değil.” dedi Jim, “Sen elinden geleni yaptın, canın sağ olsun. Ve asla vazgeçme, çünkü sen busun…” Yüzümü bir gülümseme kapladı.

Hemen telefona sarılıp Hakan’ı aradım. “Lan, Manzarek ölmüş müydü?” diye sordum açar açmaz. “O kim lan?” dedi Hakan. Doğrusu klavye denen enstrümanı pek sevmiyordum ve hatta bazı şarkılarda olduğundan daha fazla mı duyuluyordu ne? Sanki ölmüştü Manzarek. Geçen sene filan. Kapıcı aidatı almak için hala gelmedi. Bugün ayın dokuzu. Başına bir şey gelmemiştir umarım. Belki de gelmiştir. Bilmiyorum. Hakan gelecek yaz evlenecek. Bir çeyrek altın alsam ayıp olur, o kadar hukukumuz var. “Tamam Hakan” dedim,“Önemli değil.” Telefonu kapattım. Hatırlıyorum evet, Manzarek ölmüştü. Bir müzik haber sitesinde yazmışlardı. Facebook’tan paylaşmıştım. Tabi Jim’in ölmesi gibi değildi onunki. Yine de allah rahmet eylesin, dedim kendi kendime. Gidip birkaç sayfa bir şeyler yazabilirdim. Yazmayı seviyordum.

Jan 16, 2015

Tanklar Çiçek Açtı

Silahlar
Paslı ve biraz passız
Silahlar patlasın patlasın!
Topraklar
Eğri ve sanki büğrü
Fakat
Silahlar susmasın susmasın!

Cetvelle çizerken şuhbenâ
Weider drinken
Kolay geldi danışmadık çiz dedik
Çiz dedik gitsin icht mein der pritzen
Bir manitu kulu bozuk kimseye
Bir bilen var mı duymadık
Duyan varsa bile bilmedik
Pergelsansür sınırları kalın bir bariyer
Toprakaltı fosilleri
“Heil Hitler”
Diyorsan da eymülcemali
Kapkara
Dik dur eğilme
Cebimizde toplar tüfekler
Yolumuzda taşlar kemikler
Kalbimizde kaldı soluk bir yara
Diyorsan da eymülcemali
Kapkara

Tanklar çiçek açtı açacak
Yoksa yaz mı gelecek söyle
Kanlar beyaz aktı akacak
Bize saz mı gelecek böyle

Çocuklar
Yüksek ateş öksürük
Çocuklar ölmesin ölmesin!
Fahrenayt
Dört yüz elli bir elli iki
Selsiyus bilmesin bilmesin!

Kristalleşmiş parsayı al
Arsa bende kalsın şimdilik
Şapkadan tavşan çıkar
Gölgeden bir karagöz yaptım
Mangal kömüründen bu dünya
Sanırım şimdi ters yöne saptım
Oynasın kızlar sazlar çalsın
Bir sömürge buldum yoldan
Sarılıyorum dört bir koldan
Ben istemem buyur sende kalsın
Oynasın kızlar sazlar çalsın

Tanklar çiçek açtı açacak
Yoksa yaz mı gelecek söyle
Kanlar beyaz aktı akacak
Bize saz mı gelecek böyle

Savaşlar
Ölenler yaralı var
Savaşlar bitmedi bitmedi!
İnançlar
Bir tutam alatdin
Fakat
İnançlar bitmeli bitmeli!

Aldım sazı elime
Duydum size duyurdum
Daralan bir çemberin içinde
Padişahtan ferman buyurdum
Kazan dipli dünyanın
Bitmeyen sonsuz melodikal şarkısı
Ne ittifak dinler ozan olan
Terakkimornink çok komik
İnsan olmaktır önemli olan
Düşünebildiğimiz kadar bir başkası

Bu şarkı burada biter
Bu savaş nerede olsa bitmez
İlla ki
Muhakkak
Bitmeli bitmeli!

Sayın tanrı bir el atmalı!

Tanklar çiçek açtı açacak
Yoksa yaz mı gelecek söyle
Kanlar beyaz aktı akacak
Oysa
Kanımız kırmızı

Dec 17, 2014

Neden Dortmund?

Bir takım zaman olur zirveye çıkar, zaman olur dibe düşer. Bunlar zaten bir 'oyun' içinde olmanın doğal ve olağan sonuçlarıdır. Elbette başarı kazanmak sonuçları doğrultusunda her takım ve sporcunun öncelikli hedefidir, hiç kimse sahaya "Dur ulan şu maçı da kazanmayalım" veya "Hadi lan bu sene de küme düşelim" diye çıkmaz. Ancak bazı takımlar veya sporcular için maç kazanmak, insanlık adına doğru olanı yapmaktan, sporun bir sevgi ve saygı vesilesi olduğunu hatırlatmaktan daha önemli değildir. Çünkü maç veya şampiyonluk kazanmak, taktik ve strateji meselesidir, doğru veya yanlış uygulamalara açıktır, kısacası oyunun bir parçasıdır ve telafisi vardır. Saygı kazanmak ise hayatın bir parçasıdır ve kaybedildiği takdirde çoğu zaman telafisi yoktur.

Borussia Dortmund belki de tarihinin en güzel ve başarılı dönemini geçirdikten hemen sonra, yine tarihinin -en zor olmasa da- hayli sıkıntılı dönemlerinden birini yaşamakta şu günlerde, üstelik yakın geçmişte başarıyı yakaladığı aynı oluşum ve yapılanma içerisinde hem de. Buna rağmen Borussia Dortmund takımı belki görünürde önemsiz olsa da, böylesine şık bir harekete imza atabilecek karakterde ve güzellikte bir takım, belki de bazıları için bir takımdan daha fazlası:

http://alkislarlayasiyorum.com/icerik/236100/borussia-dortmundtan-fair-play-ornegi

Belki de bu yüzden bu kadar sevilen bir takım Borussia Dortmund. Aynı sebeple Jürgen Klopp. Bu yüzden Dortmund bu sene küme düşse dahi o efsane sarı-siyah tribünler yine dolacak, insanlık adına doğru olan çizgide yüründüğü sürece. Çünkü bazı şeyler o skor tabelasında veya puan cetvelinde yazandan çok daha fazlası.

Küçük mutluluklara çok mu acıktık, yoksa dünya mı çok pis?

Dec 11, 2014

Otoban Kenarında Oturma Şarkısı

Otomobiller akar gider
Otomobiller sanki su gibi
İnsanlar içinde bir tür balık
Karbüratör kapağı filan trigger kayışı
Bazen mavi gökyüzü bazen değil gibi
Herkesin bir hikayesi
Kimi başından kimi sonundan
Herkesin hikayesi Çin gibi
Çin gibi çok kalabalık
Çocukların gözleri cin gibi
Çocukların gözleri küçük kara balık!

Buharlaşan asfaltın kulağımıza
Beethoven bemol tecavüzleri
Asfaltın buharlaşan manik çığlığı
Asfaltın buharlaşan manik çığlığı

Tutkal kıvamında avuçlarımın içinde
Beethoven diyez mecaz i mürsel
Kauçuk firenlerin demir körlüğü
Kauçuk firenlerin demir körlüğü

Teğet geçer yolculuklara
Karnım tok ilan ediyorum
Lazım değil organik öğünler
Karnımı klorofille doyurmuşum
Otoban kenarında ben bugün
Otoban kenarında oturmuşum

Ceplerimde biriktirdiğim
Ceplerimde ister istemez ve gayet kasıtlıca
Kafiyeler ve püsküllü hece ölçüsü
Oysa hikayeler yedi yüz elli kez komiklice
Ceplerimde delik deşik
Bazı şairlerin kimi dizeleri
Sol şeritten düz bir çizgide
Pek süslü kaytan vecizeleri
Yanık mazot kokusu
Burun deliklerine
Burun deliklerinden beyazciğere
Yanık mazot kokusu düşman ve
Oksijenle kılıç kalkan
Sen çok yaşa padişahım exhaust
Senin gibi olsun senden korkan

Binaların hipermetrop gözümüze
Dostoyevski maksat tecavüzleri
Yükselen binaların manik çığlığı
Yükselen binaların manik çığlığı

Bayatlamış bir ekmek tuzsuz bir çorba
Dostoyevski ölmüş mecaz i mürsel
Debriyaj mücadelesi yaşam körlüğü
Debriyaj mücadelesi vites boşluğu

Gece olur kaçar gider güneş
Ben otoban kenarında doğdum çırılçıplak
İçimde gece yarısı ekipleri
Ekip otosu içinde bariyerler ve çimenler
Tutuklu bileklerinde kelepçeler
Gece olur kaçar gider güneş
Otoban bir akarsu gibi
Otoban durmaz

Bilmek mümkün değil
Nereden başlamalı
Bir çıkış yolu
Bilmek mümkün değil anlatmaya hikayeyi
Coğrafya enlemler boylamlar
Belki tarih gıyaseddin keyhüsrev
Hepsi içimizden dışımıza doğru
Hepsi kendi kendine paralel
Bir hikaye daha
Çünkü bitmez
Öğreneceğiz dinlemeyi
Vitesi dörtten beşe
Memur bey cebiniz kalınlaşmış
Tam ortasından böldüm cümleyi

Teğet geçer yolculuklara
Karnım tok ilan ediyorum
Lazım değil bugün öğlen
Karnımı klorofille doyurmuşum
Otoban kenarında ben bugün
Otoban kenarında oturmuşum

Herkesin hikayesi Çin gibi
Çin gibi çok kalabalık
Çocukların gözleri cin gibi
Çocukların gözleri küçük kara balık!

NOT: İş bu metin, henüz yazılmamış yarı güldürülü pek müzikli “Otoban Kenarında Oturma Sanatı” isimli güzide tiyatro oyununun, henüz bestelenmemiş şarkılarından birinin sözlerine tekabül etmektedir.

Nov 6, 2014

Sözgelimsel: (Yedi) Cüce

sen
henüz çocukken
anlatılan bir masal vardı
daha
ağacın ne olduğunu
veya suyun
neye benzediğini
-aslında suyun diğer
hiçbir şeye benzemediğini-
bilmiyorken
annenin sütü ağzında
tadı damağında -ve diri-
henüz
çiğ ve sıcakken
halbuki ucuz bir tiyatro biletinin
içine sığmayacak
kadar
pahalı ve bir o kadar
hacimli
istanbul’dan kalkan bir tren kadar
gösterişli
-eminönü kokuyor hatıralar
tadı kadıköy’e benziyor
antiparantez-
bazı sonu pembe
hikayeler
merhaba güzel bayan
merhaba
çığlık çığlığa sürdürülmüş bir gece
çırılçıplak bir ibadet
ve tanrıya rağmen
incil okuyoruz sağ elimiz havada
bütün gecelere ithafen
terli bir koltuk altı ve yer çekimine maruz
ıslanmış saçlar işte
potemkin gümbürtüsü
ve daha ne olabilir ki
nadine’in sesine benzeyen
hangi şarkı
iki kulak ile birden
duyulabilir ki
avuçlarımın içinde tükeniyor
tıpkı
avuçlarımın içinde
yeniden doğduğu
gibi
boğazımda düğümlü satırlar
merhaba güzel bayan
merhaba
protestanmışsınız duyduğuma göre
belli ki
saatiniz hala
bin beş yüz yirmi dokuzu
gösteriyor
adınızı keskin bir kılıca hibe ediyorsunuz
ve geceleri uyumuyorsunuz
sanıyorum ki
bir varmış bir olacakmış
bir cüce varmış
boyu birkaç karış
yüreği mangal gibi yüreği beton mikseri
ağlamak için yağmurlu havaları
seçermiş genellikle
koşmak için ayın
dünyanın
yörüngesinden çıkmasını beklermiş
hiç
koşamamış bu yüzden
koşsa bile
bu anlaşılamazmış
göz görmese de gönül katlanırken
ayak parmakları kuzeyi işaret ediyor
mevsimler değişmiyor
göz kapaklarında
bu bir cüce
saltanatı yere yakın
ve aklı yerden hayli
yukarda
gökyüzündeki en canlı yıldızı
en parlak en beyaz
ve en kırmızı
çağırıyoruz soframıza
soframızın çemberi dar rengi soluk
eski bir halının üzerinde
eski masamızın ayak izleri
yoksul bir ev sahibiyiz utanıyoruz
gömleğimizin dirseklerinden
kurşuna dizecekler
bizleri
turgut uyar’a hayranlığımız
işte bu yüzden
tam da bu sebepten ötürü
içinde şeker geçen masallara
nasıl da ikna oluyoruz
görüyorum
duvarlarımız kirli
duvarlarımız
sanayi kenti renginde
ve
aç kalsak ağlamayız
biliyorum

Nov 5, 2014

Sözgelimsel: (Altı) Hipodrom

bu bir
-bu iki-
-üç dört beş-
hayatta kalma mücadelesi
ölüme karşı koymak –başkaldırı-
ölüme uzaktan bakmak
ölümüne dansa davet
bir tango
ve
var olma çabası yeryüzünde
çimenler üzerinde yürüyebilme sevdası
-bir nazım hikmet şiiri gibi
toprağa işlenmiş-
dünya denen gezegende
küçük bir nokta
bir insanoğlu
bir
delik
ki isim koyacaksak bu kavgaya
eğer
ki isim koymazsak
bir anlamı kalmayacak kavgalarımızın
kinetik enerji
yasası
diyebiliyoruz adına
sadece
beş yüz katlı binaların duvarlarına
kazıyorum bunu
kaşıntılı bir göktürkçeyle
yine de
derilerimiz soyulmaya devam edecek
tırnaklarımızı sökecekler
yuvalarından
ve kemiklerimiz titreyecek
sonbaharda olsak bile
çünkü sokaklar
sonbaharda da soğuk
çünkü gri camın arkasına saklanan
suratlar
her zaman çirkin
olsun
-kulağına fısılda-
-kuralına göre oynanır oyunlar-
ve oynanacaktır
çünkü biz böyleyiz
kirpiklerimiz kurumaya
alışkın değil
çünkü kağıt helva içerisine
dondurma koyup
ısırmışlığımız var
çünkü biz kilitlerimizi
iki kere çevirmeye alışkınız
üçüncünün hatırı kalmasın diye
ve fısılda
dişlerinin arasından
titreşen ses tellerinin içinden
hayır hayır
akciğerlerinden kopmuş geliyor
bir avuç
karbondioksit
akciğerlerin buz tutmuş
akciğerlerin bir çocuğun
altına işemesi
çünkü
akciğerlerin insanlığın ilk çağında
yemyeşil
viyana gecelerinde
bir sokak sanatçısı
on dokuzuncu yüzyılda
insanlık şimdi bugün şu an
işte tam burada
-göremezsiniz-
-bulamazsınız-
direnmekten vazgeçerseniz kazanırsınız
ve direnmekten vazgeçip
kazanana
rastlayamazsınız
start verilmek üzere
ve yarış çoktan
başladı dört nala
oysa
ve bitmek tükenmek bilmek üzere
neredeyse
hipodromda nefesler tutuldu
bütün spotlar çalışır vaziyette
elektrik çok yaşa
kalabalık
omuz omuza
durun ben buradayım
durun ben daha ölmedim
hoş geldiniz
-hoş bulduk-
güle güleyiniz
altından geçtiğimiz kapılarda
yaşamak adına mırıldanıyoruz
bütün bilmediğimiz
şarkıları
savaşıyoruz ve bütün gayemiz ölmek
beni alın lütfen
ben aç kalabilirim
durmadan koşabilirim
dizginlerim size emanet
gözlüklerim olmadan görebilirim
biliyorsun haziran ayında şöyle
tahmin edersiniz
piyasalar
sanmayın ki serbest kur
dövizler
falan
evet evet siz ne derseniz öyle
tıraşım kıyafetim saçlarım
bak
boyalı ayakkabım da
bir onurum kaldı
şu kapının dışında
gerek yok ona ihtiyacımız yok şimdilik
ve kaybolacağız
bu yarışın içinde
başı kel suratı asık bir hakem
gelecek ve
çalacak düdüğü
kim daha güzel ölürse
sonunda
o kazanacak
büyük ödülü

Nov 4, 2014

Sözgelimsel: (Beş) Beşbenzemez

kırmızı bir elmanın içinde
ama parlak
ama sulu ve taze -görünürde-
büyütüyorum acılarını ve
olduğundan daha genç gösteren
ihtiyar werther’i
televizyonda kelimeler
televizyonda düşünceler
her şey
sıkıştırılmış
tahta bir kutunun içinde
ve dolayısıyla
sıkıştırılmamış
yalan yanlış bir biçimde
bir düğme
-portakal-

bir düğme
-çürük-
kapat
ortaoyunundan aşina
ceketi sararmış
dişleri dökük ve pantolonu sökük
sararmış ceketinin
ceplerinde ise
-ceplerinin derinliklerinde
ve deliklerinde-
cümleleri devrik
düz bir çizgiye tâbi
devrilmiş cümlelerin satır aralarında
tümleçleri dolaylı
dolaylanmış tümleçlerin gölgesinde
hikayeleri unutulmuş
unutulmuş hikayelerin ardında
bir gözyaşı kalmış
bazen bir tebessüm ve
zamansız
evet
tam tamına zamansızca
ve dile gelmez göze görünmez
kaldırılıyor amansızca
hikayeler
beşbenzemez
-çünkü hayatlar-
markiz
sesim duyulmuyor mu
bana bir bira daha
elimi kaldırdım markiz
oradan
görünmüyor mu
kelimelerimizin uyuştuğu söylenemez
küfürsüzse ve
edepsizce
aynı dili konuşmuyoruz
aynı dine inanmıyoruz
biz esasında
işimize gelmediği zaman
hiçbir dine inanmıyoruz
aynı
kavganın içindeyken
bile
başka kavgalar ediyoruz
tanrının
katında yerimiz pek konforlu sayılmaz
bu yüzden
aynı bedeni paylaşıyoruz
ve
ayrı ayrı yanacağız
cehennemde
markiz bana bir bira daha lütfen
kalbimin içini açıyorum
el yordamıyla
açıl kalbim açıl
istilayı beş geçiyor kalbimin açılması
fırlatmaya beş var
dört üç iki
saatlerimizi bir tam saat
ileri almalıyız
başa sarıyoruz şarkıyı
nakaratına kadar gelmeden belki
ve
döküyorum masaya
bir yerlerden mutlaka
tanıyor olmalıyız
sen varsın içinde ve sen varsın yine
kelimeler
büyülü dokunaklı ve yerli yerinde
ferruhzad’tan ödünç alıyorum bugün
çünkü yarım sarhoşum
ve tam başkayım
kuşlar mutlaka göç eder
kuşlar mutlaka ölür
bu görülmemiş bir şey değil
sen
uçuşlarını hatırlayacaksın
değil mi
bu söylenmemiş bir şey değil
gözlerimin içine bak
yaşını sayacağım
gözlerindeki halkalardan
-markiz bir bira daha bana-
ve gözbebeklerinden okşayacağım
bugün seni
anlatacağım bugün sana
gözlerimin içine bak
ve doğruyu söyle
kalın bir kitap yazacağız bugün
belki çıplak kalacağız
kuşlar soğukta ölmesin
diye

Oct 30, 2014

Çocuk İşte

Çocuk parkları serserilik ve taşkınlık yapma yerleri değildir. Çocuk parklarının varoluş maksadı -adından da anlaşılacağı üzere- çocukların oyun oynayarak vakit geçirmesi temeline oturtulmuştur ve tasarımı bu yöndedir.

Bildiğiniz gibi çocuk denen canlı, henüz akli terazisini dengeleyememiş, düşünme ve muhakeme yeteneğini düz bir çizgiye oturtamamış enteresan bir varlıktır. Tarkan’ın "Dudu" şarkısını “Ata ata dertleri hep içime attım…” kısmı da dahil olmak üzere baştan sona komple ezberlemesi aslında bir çocuğu üstün zekalı yapmaz. Yalnızca buna inanmaya meyilli ebeveynler tarafından öyle olduğu düşünülür. Tıpkı aynı çocuğa oyun parkında tahterevalliye binmek için kendisinden önce gelen başka çocukları beklemek zorunda olduğunun izah edilememesinin onu salak yapmayacağı gibi. Bu yüzden çocuktur bu; ağlar ve ennihayetinde olgundur bu; gerilir. Çünkü bir olgun için herhangi bir şekilde sıra beklemek son derece olağandır ve bu durum ağlamayı gerektirmez. Gelgelelim bir çocuk için tahterevalli sırası beklemek, Gangnam Style’ı veya Beşiktaş’ın kadrosunu -forma numaralarıyla birlikte- ezberlemekten ya da akıllı telefonda Temple Run oynamaktan daha zordur. Olgun mantığına göre, koca bir şarkıyı hafızaya atabilecek kadar gelişmiş olan bir akıl, bu gayet sıradan olan toplumsal refleksi de bünyesinde taşıyabilmelidir. Bütün çatışmalar da bu basit beklenti/eylem etkileşiminin aynı paralelde ilerlememesinden doğmaktadır zaten. Bu yüzden olgun olan kişi “Çocuğum sus artık…” dediğinde ağlamaktan vazgeçip susan bir çocuk görülmemiştir. Çünkü adı üzerinde o çocuktur.

Eylemsel bir hadisenin içine ‘çocuk’ giriyorsa eğer, olayın matematiği tamamen değişkenlik gösterir ve bazı hareketler doğru orantı gibi, mantık gibi psikolojik nedenselleme çemberine kadar uzanabilmeye müsait birtakım bilimsel kavramlarla açıklanamaz. Bunun en güzel kaçış yolu “Çocuk işte” butondur. Evet. Bu cümle tutarlılık gözetmeksizin meydana gelebilecek bütün ihtimalleri saydam bir daire içine almaya ve oluşabilecek muhtemel zararları kayıtsız şartsız meşrulaştırmaya yarar. Çünkü bir çocuk, yaşı henüz iki elindeki toplam parmak sayısını (normal şartlar altında: on) geçmemiş olmasına rağmen çift basamaklı sayıları toplamakta zorlanmayabileceği gibi, hiç beklemediğiniz bir anda avucuna aldığı kum veya çakıl taşı gibi yabancı maddeleri ensenizden içeri atmakta ya da ağız dolusu bir tükürüğü başka bir çocuğun suratına yapıştırmakta da bir sakınca bulmayabilir. Bunlar gerçekleşmeye müsait, ihtimal dahilinde olan bazı temsili gerçeklerdir. Bu tarz birbirine zıt reflekslerin nasıl oluyor da aynı bünyede barınabiliyor olduğuna şaşırmayın. Ve hatta benzer bir durumla karşılaştığınızda kendinizi kullanılmış ve ihanete uğramış gibi de hissetmeyin, çünkü bu olağan bir hadisedir. Siz hayatınızdan ve vaktinizden fedakarlık etmiş olabilirsiniz ancak o çocuktur ve elindeki meyve suyunu beyaz tişörtünüze dökme konusunda sınırsız özgürlüğe sahip olduğunu bilir. Parktaki yabancı çocuğun suratına püskürtülen tükürüklerden dolayı anne-babasından özür dilemeye çalışırken, içinizden kırk altı ve yirmi ikinin toplamının kaç ettiğini düşünerek sakinleşmeniz mümkün değildir. İşin daha da acıklı kısmı, siz düşünürken o gelir ve “altmış sekiz” diyebilir, buna hazırlıklı olun. Mağlubiyeti kabullenin ve içinizden aynı cümleyi tekrarlayıp olayı mantık çerçevesinde irdelemekten vazgeçerek söz konusu kaçış butonuna basın: “Çocuk işte…”

Çocuk parkları serserilik ve taşkınlık yapma yerleri değildir. Bunu yeğenim Yiğitcan’ı sıcak bir eylül günü çocuk parkına götürdüğümde anlamıştım. Yiğitcan demişken. Yiğitcan ismi esasında pek güncel sayılmaz dönem koşullarınca. Evet. Biraz modası geçmiş gibi. Çünkü Yiğit gibi, Mert, Berk, Egemen gibi gücü, kudreti ve kuvveti ifade eden isimler bundan aşağı yukarı yirmi, yirmi beş sene kadar önce konuluyordu çocuklara. Artık o çocuklar büyüdüler. Okullarını bitirdiler, aralarında askere gidenler oldu, bedelliden faydalananlar bile olmuştur muhakkak. Doğrusunu söylemek gerekirse iş güç sahibi olup evlenen Mert’ler de tanıyorum. Belki o Mert’lerden Yiğit’lerden biri, doğacak çocuğuna kendi babasının ismini koyabilmek için karısı Burcu’yla kavga etti. Belki bazıları boşandı. Eğer içlerinden kendi babasının ismini çocuğuna ikinci isim olarak bile olsa koydurmayı başaranlar varsa eminim ki şanslıydılar. Çünkü o Burcu’ları, Sinem’leri iyi tanırım; oğluna Nurullah ismini koymayı kabul etmeleri için kendilerine diretmek gerçekten anlamsızdır. Genellikle mağlubiyete boyun eğip sahayı sportmence terk etmek gerekir böyle durumlarda. Eğer etrafınızda Süleyman Kaan gibi Mustafa Çınar gibi oldukça alakasız kombinasyonlara sahip isimli çocuklar dolanıyorsa bunun sebebi, dediğim şekilde sahayı terk etmeyip uzatmaların son anına kadar golü kovalayan ve neticede en azından bir puanı hanesine yazdırmayı başarabilmiş Mert’lerin gösterdiği direnişin zaferidir.

Elbette bir süre sonra etraftaki bütün çocukların adı Yiğit olmaya başlayınca farklı bir çözüm aradı insanoğlu bundan yaklaşık on, on beş yıl kadar önce. Tamamen eskiye; Turgut'lara, Niyazi'lere dönmek pek akıl karı değildi, çünkü eskilerin çoğu hala hayattaydı ve nereden baksanız otuz küsür seneleri daha vardı. Yeni bir akım yaratmak için ise oldukça erkendi, o zamanın (Nihat Doğan mode: On) konjonktürel (Nihat Doğan mode: Off) yapısı dikkate alındığında toplumun bunu benimsemesi mümkün değildi. Bir geçiş dönemine ihtiyaç vardı. Bu sebeple Yiğitcan’lar, Berkay’lar, Oğuzhan’lar bir öncekilerin yeni sürümü olarak atmosfere salındı ve on küsür senelik geçiş dönemi bu talihsiz yöntemle atlatıldı. Yeğenim Yiğitcan da bu akımın arta kalan rüzgarından etkilenmiş bir çocuk işte. Doğrusunu söylemek gerekirse söz konusu geçiş dönemi atlatılalı ve yeni jenerasyonun isim jargonu belli bir kalıba sokularak kullanıma açılalı hatırı sayılır bir süre geçti ve bu şartlarda kendisine isim tercihi yapılırken Yiğitcan'ı seçmek yerine, bazı iklimsel ve jeolojik terimlerden veya çeşitli bitki isimlerinden faydalanılmalıydı. Yukarıda modası geçmiş derken kastettiğim buydu yani. Ayrıca Yiğitcan isminin modası geçmiş isimler arasında anılması kulağınızı tırmalıyor ve algınızda karşılık bulmuyor olabilir ancak kabul etmeliyiz ki altı yaşındaki yeğenimin adı günümüzün isim koyma modası dikkate alındığında Yiğitcan değil de ne bileyim Poyraz, Çınar veya Doruk gibi bir şey olmalıydı sanki. Toplumun öngördüğü davranış biçimi bunu gerektiriyor gibiydi. Her neyse. Konumuz bu değil.

Çocuk parklarında salıncakta sallanan, kaydıraktan kayan çocuklar bulunur. Tahterevalli bulunur, barfiks demirleri bulunur. Bu aletler ortalama çocuk ölçüleri dikkate alınarak tasarlanmıştır. Çocuk parklarında ağaçlar bulunur. Parklar, doğal bir görünüm kazanması maksadıyla kimi renkli bitkilerle süslenmiş olur. Bazı çocuklar düşer ağlar, bazıları kavga eder ağlar. Bu yüzden yanlarında bir refakatçi muhakkak vardır. Parkın muhtelif yerlerine serpiştirilmiş oturma bankları da bu refakatçilerin dinlenebilmesi, yeri geldiğinde yakınlaşıp yeni arkadaşlıklar kurabilmesi içindir. Bir dede, bir abi, bir teyze ve nadiren de olsa bir anne mutlaka gözlemlenir bu çerçevede. Hafta sonları ise genellikle babalar üstlenir bu görevi. Güneş gözlüklü, naylon yelekli, spor ayakkabılı, tıraşsız babalar. Bu ortamlarda babaların arkadaş edindiği pek görülmez. Yetişkinlerin parkta bulunma maksadı kesinlikle yanlarında getirdikleri çocuğu gözetmekten, ne bileyim bindiği salıncağı sallamaktan veya dondurma, mısır, cips gibi zararlı besinleri yedirmekten öteye geçmemelidir. Görevlerini yerine getirmeli ve olaysız şekilde dağılmalıdırlar. Çünkü çocuk parkları çocuklar oynasın ve güzel vakit geçirsin diye vardır. Serserilik ve taşkınlık yapmak için değil.

Esasında çok alakasız bir sebepten ötürü pek alışık olmadığımız bir muhitteydik o gün. Çevredeki binalar, yerleşim şekli, insan popülasyonu her zaman karşılaştığım, gözümün aşina olduğu perspektifte değildi. Eski kasa bir Renault ile gelmiştik buraya ve bazı çocuklar paçalarından çekiştirerek geldiğimiz arabayı gösteriyordu babalarına. Değişik bulmuşlardı demek ki çocuk aklıyla işte, ilgilerini çekmişti yani. Babaları bizden iğreniyordu muhtemelen. Onların egzozlarından okyanus esintili oda parfümü salınıyordu çünkü. Hayatımda hiç görmediğim cinsten kaldırım taşları vardı yerlerde, değişik desenlerle şekillendirilmişti bu taşlar ve adını bilmediğim ağaçlara uzun uzun baktım. Parlak renklerle özenle boyanmış dünyanın ortasında kalmış kapkara bir gölge gibiydik ailecek. Yine de konum olarak bazı çok güzel kızlara birkaç metre uzaklıkta gibiydim. Hiç şansım olmadığını biliyordum ancak, en azından Titanic’i seyretmişliğim vardı. Yiğitcan’ı parka götürme konusu söylentide karşılık bulsa da henüz eylemsellik kazanmamıştı. Fırsattan istifade, hazır zengin ve lüks bir muhitteyken; dalıp gitmiştim bir an.

Benim çocukluğumda seyyar çocuk parkları gelirdi mahallemize; para verir, öyle binerdik salıncağa. Forsumuz büyüktü. Oysa çocukluğumun büyük bir kısmı Bayrampaşa’da geçmişti ve oturduğumuz sokak yokuş aşağıydı. Sanki bütün yokuşların ucu güneye çıkıyormuş gibi gelirdi bana küçükken, çünkü güneyi sadece atlaslardan tanıyordum ve dolayısıyla bütün mahalle maçlarımız güneye doğruydu bu yüzden. Zor bir deplasmandı Selimpaşaspor doğrusunu söylemek gerekirse, kolay kolay mağlup olmazdık kendi sokağımızda; takım içi uyumumuz son derece iyi, pazardan aldığımız kramponlarımız ise çakma birer Diadora'ydı. Kör Samet kalede devleştikçe, ben Batigol olurdum uçuşan saçlarımla ki attığımı vurduğum günlerdi o zamanlar, kızların gözü üzerimde. Okulların açılmasına beş kala, tek renk jelatinle kaplanmış defter ve kitapları koltukla minder arasına koyup düzleşmesi için saatlerce üzerinde otururduk o dönemde. Yazın kavurucu sıcaklarında dahi Haliç'ten geçerken arabanın camlarını kapatırdık. Kıyasıya geçen çivili tahta müsabakalarında Christian Ziege'yi sol beke alırdım Almanya'yı seçtiğim zamanlarda ve çivili tahtada orta sahalar beş kişiden oluşmazdı asla. Bir topu, dikişleri patlayana kadar kullanmanın ve hatta dikişleri patladığı için kauçuğu çöp olan o topun şambreliyle çift kale maç yapmanın ne demek olduğunu çok iyi bilirdim. Kontra pedallı bisikletlerimizle cayır cayır izler bırakırdık asfaltlarda, pedalı kontra olmayan zengin çocuklarına bir iki tur verirdik, sevinsin garibanlar diye. Onlar servisle giderken okula, biz Magirus’un motorunda muavinlik yapardık. Çarkıfeleği Tarık Tarcan sunardı. Lunaparklarda para ödeyerek tümsek ve çukur aynalara bakılırdı, saçma sapan işler. Galatasaray'lı Suat'ın sırma saçları gündemdeki yerini kaybetmezdi hiçbir zaman. Bir de Nartallo vardı. Gazoz kapağı oynardık; günümüzde bu oyunu oynayan bir çocuk var mı, emin değilim. O zamanlar hücum süreleri otuz saniyeydi, tek pota maçlarda sayıyı atan değil yiyen başlardı oyuna ve John Starks'ı Ender Bilgin'in sesinden dinlemek zorundaydık. Daha da güzeli; gerçi gayet klişedir ama, hiçbir yaz tatilinde tatil beldelerine, sahil şeritlerine gitmemiştim. Çocukluğumun bütün yazları köyde geçmişti ve iyi bir çelik çomak oyuncusu olamasam da bir günde kunut dualarını ezberlemeyi başarmıştım. Belki de din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması gerektiğini, ezberlediğim her dua için anneannemden aldığım bahşişler sayesinde öğrenmiştim. Bir keresinde bir markım bile olmuştu bu sayede. Bu yüzden kimse benden, fıskiyenin bir medeniyet göstergesi olduğuna inanmamı veya ceket giydirilmiş süs köpeğini normal bir şeymiş gibi karşılamamı beklememeliydi burada. Şaşkın bakışlarımın sebebi geçmişimin izleriydi. Olsun. Hiç şansım olmadığını bilsem de oldukça yakınlarda çok güzel kızlar olduğuna emindim ve burnuma gelen gri eşofman altı kokusu bunun bir kanıtıydı.

Yiğitcan'ı parka götürme konusu ciddiyet kazandıkça heyecanım artmaya başlamıştı. Çünkü bizim mahalleden Sedat Abi'nin ilk karısıyla tanışma hikayesi bir çocuk parkında geçiyordu ve bu efsanevi hikayeyi dinlediğim andan itibaren aşkın bazı tesadüfleri ve haliyle şiirsel rastlantıları sevdiğine kanaat getirmiştim. Gerçi evliliklerinin onuncu ayında şiddetli geçimsizlikten veya şiddetsiz geçimlilikten dolayı boşanmışlardı ancak bu durumu Sedat Abi'yi az çok tanıdığım için normal karşılamayı becerebilmiştim. Sonucundan ziyade, olayın beni içine çeken kısmı o masalsı başlangıcıydı.

Üzerimde en sevdiğim gömlek, içimde en sevdiğim donum vardı. Açıkçası hoş bir hanımefendiyle ilk buluşmama gidecek ve güzel bir akşam yemeği yiyecek olsam yine o şekilde giyinir, saçlarımı o gün olduğu gibi tarardım. Parka doğru yola koyulduğumuzda Yiğitcan’ın kocaman gözlerinde beliren aydınlık, sanki hiç sönmeyecekmiş gibi gelmişti. Ortam güzeldi ve doğrusu acelemiz de yoktu. Sanki öğlen yürüyüşüne çıkmış; makyajsız, güneş gözlüklü ve siyah taytlı bir Bade İşçil, acar magazin muhabirlerinden birine yakalanacak ve ayaküstü röportaj vererek unutulmak üzere olan yüzünü insanlara yeniden hatırlatacak gibi bir atmosfer vardı civarda. Çünkü biz pazar günü kahvaltı sofrasında magazin programı seyreden bir toplumduk ve nerede bir Bade İşçil görsek, tanırdık.

Çocuk parkına vardığımızda etraf beklediğimden daha sakindi. Küçük bir velet, tasmasından sıkı sıkıya tuttuğu köpeğinin çişini yaptırıyordu bazı süs bitkilerinin üzerine. Bizi görür görmez çekiştirerek uzaklaştırdı köpeği ortamdan ve giderken arkasına bile bakmadı. Diyecek bir lafım yoktu oysa çocuğa. Defalarca umuma açık alanlarda işemişliğim vardı çünkü. Yiğitcan önce kaydırağa koştu, birkaç kez kaydı. Ben uzaktan onu seyrederken bana el salladı. Çocuk belli ki hayatında ilk defa böylesine kaliteli bir park görüyordu. Demirleri pas tutmamış, plastikleri delinmemiş oyuncaklar. Biraz sonra Hüner Coşkuner'e benzeyen orta yaşlı bir kadın geldi yanında sarışın bir kız çocuğu ile birlikte. Ondan birkaç dakika sonra da bermuda şortlu, emekli olduğu her halinden belli olan bir amca torununu getirdi parka. Sinekkaydı tıraşı göz kamaştırıyordu. Ortam yavaş yavaş kalabalıklaşmaya başlamıştı. Az sonra Yiğitcan salıncağa geçince onu sallamam gerektiğini fark ettim. Birkaç dakika boyunca salladım. Sonra salıncaktan vazgeçip zincirlere tırmandı. Zincirlerden indi tahterevalliye bindi. Tahterevalliden inip tekrar kaydıraktan kaydı. Bir süre sonra sıkılacağını bu döngünün başa sarmasından tahmin etmeye başlamıştım. Çocuk mutlu olsun diye “Şu an en çok ne istersin?” gibi gayet riskli bir soru sordum. “Tabanca” dedi. Çocuk tabi, bulunduğumuz muhitin seyyar oyuncakçıları veya pamuk şekercileri barındıramayacağının farkında değildi. “Burada bulamayız ki!” dedim, sebebini sorsa muhtemelen açıklayamazdım. Neyse ki sormadı. Sonra Yiğitcan’ın elinden tuttum, parkın karşısındaki Migros Jet’e götürdüm ve birkaç parça zararlı yiyeceklerden aldım. Çünkü zararlı yiyecekler çocukların en sevdiği şeylerin başında geliyordu. Söylesenize mavi renkli yiyecekler boya değildi de, hangi meyvenin aromasıydı?

Parka döndüğümüzden kısa bir süre sonra, üzerindeki parlak eşortmanlardan anlaşıldığı üzere yürüyüş yapmaya çıkmış elli küsür yaşlarında bir adam, Hüner Coşkuner’e benzeyen kadına “Merhaba Hüner hanım. Uzun zamandır yoktunuz ortalıklarda.” dedi. Kadın demek ki Hüner Coşkuner’di. Merakla dinledim. “Türkbükü'ndeydik Münir Bey, yeni geldik. Nasılsınız görüşmeyeli?” diye yanıtladı Hüner Coşkuner. Az ünlüler, şöhretlerini yitirdikten sonra nasıl oluyor da hala lüks bir hayat yaşamaya devam ediyorlardı, anlayamıyordum. Yani Hüner Coşkuner şu an nereden para kazanıyordu da yazlarını eşi dostuyla Türkbükü'nde geçirebiliyordu. Veya böylesine lüks bir muhitte yaşayabiliyordu. Albüm satıp para kazanmadığına emindim. Demek ki çok iyi bir miras kalmıştı bir yerlerden. Ne bileyim işte, daha fazla level atlayamıyordum bu düşünce perspektifiyle. Demek ki, diyordum, zamanında çok fazla daire almış kazandığı parayla. Demek ki iyi kazanıyormuş. Evet. Bu kadardı işte. Elime büyük miktarlarda para geçmesi durumunda, paranın tamamı ile daire alıp onların kirasıyla geçinmekten başka bir fikir canlanmıyordu kafamda. Kabul etmeliyim ki, ticari zekam ve ahlakım içler acısıydı. “İyiyiz, sağolun. Fazla uzaklaşmayın buralardan, özlüyoruz sonra.” dedi Münir Bey Hüner Coşkuner’e pis pis sırıtarak ve terini soğutmadan uzaklaştı. Ayaküstü, iki potansiyel yaşlının flörtleşmesine tanık olmuştum. Giderken Münir Bey’i arkasından izledim ve elindeki yarısı erimiş çikolatayı emen Yiğitcan’ı dürterek salıncağa götürdüm. “Hadi biraz daha sallanalım da, gideriz.” dedim. Keyfim kaçmıştı.

O esnada tanrının eli değdi işte. Bunu biliyordum. Yanında şeker mi şeker küçük bir kızla girdi parkın içine o. Kardeşi miydi, yeğeni miydi, yoksa allah korusun kızı mıydı bilemedim. Düz, parlak saçları göz kamaştırıcıydı. Sapsarıydı, güneş gibi. Mini boyutlardaki kot şortu, yaz sıcaklarının hala yürürlükte olduğuna işaretti. Tıpkı kolsuz beyaz badisi ve terlikleri gibi. Eğer anası babası adını Melek koymadıysa büyük bir terbiyesizlik yapmışlardı bundan yirmi küsür sene önce. Bir müddet izledim Melek’i. Onu izlerken Yiğitcan’ı öylesine enfes salladım ki salıncakta, çocuk adeta yeniden doğmuş gibi sevindi, daha önceki sallanışlarının hiçbir değeri kalmamıştı gözünde. Asla inmek istemeyebilirdi salıncaktan. Ne güzel işte, hiç inmezse, hep Melek’i izleyebilirdim ben de. Yanında getirdiği küçük kızı, önce parktaki diğer çocukların arasına saldı Melek. Doğru ya, benim aklıma nasıl gelmemişti böyle bir şey. Biz görmemişler gibi oyuncaklara saldırmıştık Yiğitcan’la önce, dakikalar sonra beklediği metrobüs gelen yolcular gibi aç gözlüydük, paldır küldür. Açık büfe kahvaltıda tabağını tepeleme dolduranlar gibiydik. Oysa önce sosyal çevreyi ve ikili diyalogları sağlamlaştırmak gerekiyordu.

Bir şekilde olaya dahil olmalıydım. Bu yüzden en yakın ihtimal olduğu için tahterevalliye yönelecekleri anı kollamaya başladım. Yiğitcan'ı salıncaktan indirdim, biraz yürüdük. Bir an Hüner Coşkuner'le göz göze geldik. Hemen kafamı çevirdim. Melek, koltuklarından biri boşalınca küçük kızı oturttu tahterevalliye biraz sonra. Bermuda şortlu amcanın torunuyla Melek’in yanındaki küçük kız karşılıklı sallandılar yukarı aşağı. Ufak ufak yanaştım olay yerine doğru ve kısa bir süre sonra bermudalı torununu kaldırınca Yiğitcan'ı boşalan oturağa doğru ittirdim. Hareketimin sertliği çocuğu rahatsız etmişti muhtemelen ve önce kaşlarını çattı sonra bir tekme salladı bana doğru. Neyse ki ayağının boyu kısaydı, boşluğa denk geldi. Tam Yiğitcan oturağa oturacağı esnada Melek’in seslendiğini duydum. "Pardon, şu küçük binecekti." diyerek bir başka çocuğu işaret etti. O çocuğu kesebilirdim. Doğduğunda sünnet etmemişlerse, sünnet edebilirdim. Tebessümle karşıladım ister istemez ve "Afedersiniz" diyerek Yiğitcan'ı çekiştirdim. Yiğitcan huysuzlandı. Tahterevalliye binmek için ısrar etti. Ben durumu izah etmenin bir yolunu ararken, diğer çocuk oturağa oturdu ve o andan sonra Yiğitcan’ı kontrol etmem mümkün değil gibiydi. Kolundan çekiştirdim. Karşı koydu. En sonunda kucağıma alıp olay yerinden uzaklaştırmam gerektiğine karar verdim. Belinden kavrayıp havaya kaldırdığım esnada daha büyük çırpınışlar sergileyerek kucağımdan inmeyi başardı. Sanıyorum ki onu en son üç dört yıl önce kucağıma almıştım, hazırlıksız yakalandım. Adeta güreşiyorduk ve tüm bunlar olurken Melek tahterevallinin diğer yakasından bizi izliyordu. Zaten olmayan şansım iyiden iyiye kara deliğe dönüşmeye başlamıştı.

Sonra bize doğru yaklaştı Melek. Durumun daha büyük bir tatsızlığa yol açabileceğini öngörmüştü demek ki. Kısık sesle bana Yiğitcan'ın adını sordu çaktırmadan, "Yiğitcan" dedim yüksek bir sesle. Sonra Yiğitcan'a doğru eğildi, o eğilince ben gözlerimi kaçırmaya dikkat ettim. "Yiğitcancım, önce bu kardeş geldiği için sıra onda, biz kalkınca sen binebilirsin tamam mı tatlım? Birazcık beklemelisin." dedi. Yiğitcan duruldu ve direnmekten vazgeçti, tamam dercesine başını salladı. Demek ki yalnızca beni büyülememişti.

Yanlarından uzaklaşırken inceden bir göz kırptım Melek’e ama fark edip etmediğini algılayamadım. Hemen yanımızdaki boş banka oturduk. Aradaki boşluğu bütün çocuklara sorulan bazı saçma sorularla Yiğitcan'ı sıkıştırarak değerlendirmeyi tercih ettim. Yiğitcan yeni eğitim sisteminin içine çektiği masum çocuklardan biriydi. "Sevgilin var mı?" diye sordum. Kafasını salladı sağa sola, bu yok demekti muhtemelen. Şaşırmış gibi yaptım. "Nasıl yani sizin sınıfta kız yok mu?" diye ısrar ettim. "Var" dedi. "En güzeli hangisi?" diye sordum. "Hiçbiri" dedi. Tanrım, çocuklar neden bu kadar zordu. Baktım olacak gibi değil, “En sevdiğin ders hangisi?” diye sormak zorunda kaldım. Verdiği cevaba hem şaşırdım, hem de sevindim. “Matematik” dedi, benim de en sevdiğim ders matematikti. “Kırk altı yirmi iki daha kaç eder?” diye sordum. “Ne saçma şeyler konuşuyorsun ya!” diye bağırdı. Kızdım. Halbuki altmış sekiz ederdi.

Küçük kız tahterevalliden inince Melek ile birlikte yürümeye başladılar. Artık son kozumu oynamalıydım. Yiğitcan’a döndüm ve Melek’in yanındaki küçük kızı işaret ederek, “O kızı öpersen sana tabanca alırım.” dedim. Halbuki derdim, Yiğitcan’ın küçük çocukla arkadaş olmasından ziyade, Melek ile diyalog kurabilmek, iletişimimizi sağlayabilecek ilk kıvılcımı ateşlemekti. Sedat Abi ile ilk karısının tanışma hikayesi ise tamamen bambaşkaydı. Açıkçası rastgele kızlara yazdığım, bu tip serserilikler ve taşkınlıklar yaptığım pek olmamıştı, hatta hiç olmamıştı. Ancak en azından bir kıza nasıl yazılmayacağını öğrenmiş oldum o gün. Zaten o günden sonra maket gemi yapmaya ve yağlı boya tablolara verdim bütün dikkatimi. Kızlar ilgi alanıma girmez oldu. Her neyse. Yiğitcan tabancayı duyar duymaz fırladı ve küçük kızın yanına koştu. Aramızda az da olsa bir mesafe olduğu için kısa bir süre, tam olarak detaylarıyla göremesem de kızı öpmeye çalıştığını anladım. Sonra küçük kızın Yiğitcan’ı ittirdiğini gördüm. Bu durumda olacakları kontrol edemeyebilirdim. Melek ise bu esnada küçük kıza “Asya’cım napıyosun? Arkadaş canım o, niye ittiriyorsun ki?” diyerek serzenişte bulundu. Tabi Yiğitcan’ı tanımıyordu haliyle.

Ben hızlı adımlarla olay yerine doğru giderken Yiğitcan önce kıza esaslı bir tokat attı, kız henüz ağlamaya başlamadan bir de ağız dolusu tükürdü. Sonra ağladı tabi kız. Ben o esnada Melek’in gözlerindeki şaşkınlığı gördüm. Muhtemelen hayatında böyle bir şeyle karşılaşmamıştı. Dondu. Küçük kızın yanağındaki tükürüklere gözyaşları bulandı. Bütün park bizi izliyordu. Çocuklar salıncaklarından indi, dedeler sudokularını bıraktı. Migros’taki kasiyer kız kapıya çıktı. Hüner Coşkuner yanında getirdiği çocuğu aldı ve parkın çıkışına doğru yürümeye başladı. “Cık cık cık” sesleri kulağıma çalınıyordu ve bir şekilde özür dilemem gerekiyordu. Yanlarına vardığımda ağlamakta olan Asya’yı kucağına aldı Melek ve bir iki adım geri çekildi. Bir an koşarak kaçacak sandım, kaçmadı. Gözlerine bakarak “Kusura bakmayın.” dedim. Hiç cevap vermedi. Durumu izah edebilecek geçerli bir yöntemim ve mantıklı bir açıklamam yoktu. Başka çıkışım kalmamıştı: “Kusura bakmayın. Çocuk işte…”